BİY AD

29 Nisan 2010 Perşembe

Mourinho & Real: Asimetrik Birliktelik...

Nasıl ki geçen yaz Ronaldo, Kaka ve Ibrahimovic'in transferleri Avrupa futbol gündeminin baş köşesine oturdu görünen o ki bu yaz da Jose Mourinho'nun olası bir Real Madrid transferi aynı derecede gündeme oturacak. Özellikle bana göre hala Avrupa'nın en iyi futbol oynayan takımı Barcelona'yı eleyerek hem yıllardır final oynayamayan Inter'i ŞL finaline çıkartarak yine bir ilke imza atmış ve sükse yapmışken öte yanda Bernabeu'da ŞL kupası kaldıran Puyol'u görmekten Real Madrid'lileri kurtararak daha transfer olmadan Madrid tarafına da kıyak geçmiştir Mourinho. Aslında hem Mourinho'nun hem de Real Madrid'in profillerine bakıldığında ortak noktalar göze çarpıyor. Başarı, karizma kibir, antipati...

Lakin olası Madrid serüveni bence Chelsea ve Inter serüvenlerine göre çok daha farklı ve zorlayıcı olacak Mourinho için. Buna sebep olarak Real Madrid'in Chelsea ve Inter'e göre daha farklı olan başarı algısını gösterebiliriz. Dün akşam gördük ki Barcelona'yı iki maçta da mat edip kupa finaline çıkan Jose Mourinho öncelikle çok büyük bir taktisyen fakat maç sonrası hareketleri ve çizdiği genel çizgi göz önünde bulundurulduğunda ise çok büyük bir egoya sahip. Hem ŞL finaline çıkarttığı Inter'de hem de yıllar sonra Premier League şampiyonu yaptığı ve ŞL yari finali oynattığı Chelsea'de kahramanlık mertebesine çıkarken başarıların yanında çizdiği imaj ile de o kulüplerde ki tabiri caiz ise şovun asıl sahibi olmuştur.

Bir nevi şu mesaj gelmiştir Mourinho'dan. "Ben geldim ve yıllardır şampiyonluğa hasret Chelsea'yi şampiyon yaptım. Ben geldim ve ŞL finalini rüyasında bile göremeyen Inter'i finale çıkardım". Artık her köşe başında görmekten gına gelen "Special One" muhabbetleri de buna en güzel örnektir. Jose Mourinho kupalardan çok kendini parlatmayı seven üst düzey taktik bilgi ve üst düzey ego'ya sahip bir hoca. Fakat Inter ve Chelsea gibi görünüşte zenginlerin kulübü olan bu iki kulüp Mourinho kadar ego'ya sahip değildiler ve belki de Ying-Yang misali birbirlerini dengelediler. Real Madrid ise geçmişi ve başarı algısı ile apayrı bir yerde. La Liga'da şampiyon olmak ve ŞL kupasını kazanmak Real Madrid için de oldukça önemlidir ama Real Madrid'de kazanılacak bir lig veya ŞL şampiyonluğu üzerinden Chelsea veya Inter'deki gibi kendisine daha fazla pay çıkaramaz Mourinho. Real Madrid'in yıldızı ya büyük meblağlar ile takıma katılmış dünya starları ya da onları transfer eden kulüp başkanlarıdır. Jose Mourinho'nun bu geleneği bozabileceğini pek sanmıyorum ve kendi egosundan daha büyük egoların bulunduğu Real Madrid'de aradığı ortamı bulabileceğine ihtimal vermiyorum.

Çünkü amiyane tabir ile Real Madrid geçmişi ile o kadar başarılara alışmış bir kulüp ki hani klişe tabir ile "Forması bile zirveye oynar". Jose Mourinho Chelsea ve Inter tarihlerine lig ve ŞL başarılarıyla en ön sıralardan giriş yaptı. Ama onlarca kez lig şampiyonluğu yaşamış, Avrupa'nın en çok Kupa 1 şampiyonluğu yaşamış kulübü Real Madrid'de kazanacağı hiçbir kupa Jose Mourinho'ya Chelse ya da Inter'de yaşadığı ego şişiren etkiyi yaşatmayacak. Örneğin benim de pek beğenmediğim Carlo Ancelotti antrenörlük kariyerinde 3 ŞL finali oynadı ve bunların 2'sinde kupayı kazandı. Buna karşın Jose Mourinho 2. finalini daha bu sene oynayacak hem de ilk finali olan Porto-Monaco'dan yıllar sonra. Ama Ancelotti'nin Milan ile final oynaması Mourinho'nun Porto ve Inter ile final oynamasından daha az olağan dışı. Mourinho Porto ile 17 yıl sonra ilk kez ve kulüp tarihinde 2. kez takımı finale çıkarmıştı. Inter'de ise bu final kulüp tarihinin 5. finali ama 38 yıl aradan sonra Kupa 1'de oynanacak ilk final. Ancelotti ise kulüp tarihinin 9. Kupa1 finaline çıkarmıştı Milan'ı. Daha önceki 8 finalde 5 kez kupayı kazanan Milan Ancelotti'nin 2003'teki ilk finalinden sadece 8 sene önce yine finaldeydi. Ancelotti takımını Old Trafford'daki finale çıkararak büyük bir iş yapmıştı belki ama yaptığı ne kulüp tarihinde bir ilk ne de ancak rüyalarda görülebilecek bir başarıydı. Keza Del Bosque'nin Real Madrid ile kazandığı 2000 ve 2002 tarihli iki ŞL kupası da tarihe geçen başarılar olmakla birlikte kulüp geleneğinde sayısız kereler yaşanmış bir başarının tekrarından başka bir şey ifade etmiyordu.

Tüm bu sebeplerden dolayı diyorum ki Jose Mourinho asıl yıldızın kendi olmadığı, kulüp tarihinde bir devrimciden ziyade ŞL kupası kazanmış diğer hocalardan biri olarak anılacağı, Inter ve Chelsea'nin aksine yanında kendi egosunun oldukça sönük kalacağı bir kulüp olan Real Madrid'de istediği ortamı bulamayacaktır. Yaz döneminin en büyük transferi olarak gösterilebilecek bu hamle Real Madrid için fazla bir kayıba yol açmayabilir ama sürecin devamında Jose Mourinho'nun karizmatik imajı ve sonu gelmez egosuna sağlam bir darbe vurabilir. Gerçi egosuna alacağı darbe Jose Mourinho'yu daha çekilir, daha az antipatik kılabilir.

Ahir Zaman !!!

Cinayetlerin çoğalması, toplumun yozlaşması, genetikle oynanması gibi Inter'in Şampiyonlar Ligi finali oynaması da yaradılışın doğasına aykırı olup bir ahir zaman alametidir. Allah sonumuzu hayreylesin!

27 Nisan 2010 Salı

Efsane Goller Vol.5: Gerd Müler vs Schalke...

video
Efsane goller serisinde yine bir Gerd Müller golü. Bu golün videosunu blogda paylaşmamın nedeni golün estetik güzelliği ya da hazırlanışı değil aslında. Schalke ile Bayern arasında oynanan bir Bundesliga maçında atılan bir penaltı golü ama golün videosunu paylaşmaya değer kılan o gün Gelsenkirchen'de tamamen beyaza bürünmüş saha zemini ve üzerinde adeta buz pateni yaparcasına kayan yıldızlar. Köln'ün şampiyon olduğu Bayern'in ise ancak 12. olarak büyük hayal kırıklığı yarattığı 1977-78 sezonunun 26. hafta maçında, soğuk bir Şubat gününde tamamen karla kaplı zeminde Schalke Bayern'i Gelsenkirchen'de ağırlamaktadır. Bugün ortalama zeminleri beğenmeyen vasat futbolcuların aksine o gün sahada gerçek yıldızlar kar ve buzla mücadele ederken bir yandan da futbol oynamayı becermekteydiler.

Schalke tarafında daha sonra bu diyarlara da uğrayacak Rüdiger Abramczik ve efsane golcü Klaus Fischer forma giyerken Bayern tarafında Sepp Maier, Karl Heinz Rummenigge ve Gerd Müller forma giymiştir. Buz gibi havaya rağmen tribünlerde 35.000 taraftar bu maçı izlemiş. Schalke Klaus Fischer ve Abramczik'in golleriyle 2-0 önde bitirir ilk devreyi. İkinci yarı Rummenige ile fark önce bire iner ama 4 dakika sonra Abramczik farkı tekrar ikiye çıkarır. 79. dakikada ise videoda yer alan penaltı golü gerçekleşir. Rummenige ceza sahasının sağ ön tarafında sırtı dönük olarak aldığı topla önce Schalke oyuncusu Dörmann'ın markajından kurtulur ardından şık bir çalım ile ceza sahasına girer. Dörmann Rummenige ile baş edemeyince kaygan zeminin de yardımıyla rakibini alaşağı eder ve penaltıya sebebiyet verir. Topun başına o sezon 24 gol ile gol krallığını Dieter Müller (Köln) ile paylaşacak olan Gerd Müller gelir. Top ve kaleciyi ayrı köşelere göndererek hem farkı 1'e indirir hem de o sezonki 21. golünü kaydeder Müller. Penaltı atışı esnasında bembeyaz zemin üzerinde polislerin tasmalarından tuttuğu kurt köpeklerinin görüntüsü bir futbol maçından çok Rus cephesini andırırken, Gerd Müller'in golü takımına yetmiyor maç Schalke'nin 3-2 üstünlüğü ile bitiyordu. Maçın ve golün hikayesini bitirirken kötü zeminlerin sıkı takipçisi Ortega'ya selam ederim.

26 Nisan 2010 Pazartesi

Türk Basını Bitmiş Alman Basını Yazmaya (!) Başlamış

1985 yılı Temmuz ayında bir Alman gazetesinin Derwall'li Galatasaray hakkındaki ithamları. Haberin ciddiyeti gazetenin isminde saklı aslında. "Yürü be abendZEITUNG"

25 Nisan 2010 Pazar

Galatasaray Tek Kaleye Yattı... 0-0...

Bir kısım Fenerbahçeli'nin Galatasaray'ı bir kısım Galatasaraylı'nın Bursaspor'u desteklediği(onlara Galatasaraylı demek ayrı bir yanlış), normal bir gecede GS'ın 5-2 ya da 6-3 kazanabileceği fakat kaleciler ve defans oyuncularının maharetleri ve ofans adamlarının beceriksizliği ile 0-0 biten son haftalardaki en zevkli maçlardan biriydi bu geceki Galatasaray-Bursaspor maçı. GS'da Keita'nın oldukça istekli fakat formsuz oyunu, Caner'in aslında sol bek oynadığını unutup geriye neredeyse hiç dönmemesiyle Volkan Şen'in maçın en etkili adamlarından biri oluşu, Bünyamin Gezer'in eli sarı kartında dolaşıp saha içi gerginliği düşük olan maçı gerginleştirmesi, Ali Tandoğan ve Ivankov'un müthiş mücadeleleri, Sabri'nin orta sahadan topu kendi kalesine kornere atması, Ömer Erdoğan ve Lucas Neill gibi iki müdafa komutanının performansları vs vs.....

Bugün alınacak bir galibiyet şampiyonluk olmasa bile Şampiyonlar Ligi şansını oldukça yükseltecekti Galatasaray'ın ama beraberlik demek yine UEFA ön elemesi manasına geliyor. Bu sefer Dünya Kupası ve UEFA'ya bir sonraki turdan başlamanın etkisi ile 3-4 hafta daha geç açacak takım sezonu. İyi başlayan fakat sonra önü alınamayan bir düşüş ile eldeki şampiyonluk bir yana 2.'liğin de kaçırıldığı bir sezon en azından kulübe yakışacak bir mücadele ile bitti benim açımdan. Hem de Bornova yöresinden yatış (!) türküleri söyleyenler varken.

Victor Valdes - Pepe Reina...

Yıllar önce La Masia'da iki tıfıl velet! İkisinin de hedefi büyüdüklerinde kaleci olarak büyük işler başarmak. Şimdi bir tanesi Camp Nou'da Barcelona kalesini korurken diğeri Anfield Road'da Liverpool kalesini koruyor. Alt yapı nedir sorusuna verilecek en güzel cevaptır bu kare belki de.

23 Nisan 2010 Cuma

Ümit Davala veya Solimano I il Magnifico!!!

İtalya'nın en başarılı spikerlerinden ve bir Milan taraftarı olan Carlo Pellegatti özellikle takımdaki her oyuncuya kendi koyduğu takma isimlerle seslenmesi ile de ünlüdür. Bu lakap takma hadisesi İtalyan spikerleri arasında oldukça yaygın olmakla beraber Pellegatti'nin bu konuda hem sayı hem de orjinallik olarak diğerlerinden üstün olduğu bir gerçek. İşte Pellegatti'nin ağzından ilgin lakaplı bazı Milanlılar:

Luca Antonini - Le ali della libertà ( The Shawshank Redemption)
Alessandro Nesta- Tempesta Perfetta ( Perfect Storm)
Massimo Ambrosini- Arsen Lüpen
Ignazio Abate- Sarı Denizaltı
Gennaro Gattuso- Protezione Civile ( Sivil Savunma)
Andrea Pirlo- Trilli Campanellino (Tinkerbell)
Clarence Seedorf- Willy Wonka
Marco Boriello- Jack Sparrow

Fatih Terim- Il Gran Visir di Milanello (Milanello'nun büyük veziri)
Andriy Shevchenko- Flauto magico (Sihirli Flüt)
Christophe Dugarry- Dartanyan
Dejan Savicevic- Il Genio (Dahi)
Edgar Davids - Pepe nero (Kara Biber)
Frank Rijkaard- Cigno nero (Siyah Kuğu)
Marco Van Basten- Il cigno bianco (Beyaz Kuğu)
Kaka- Smoking Bianco (Beyaz Smokin)
Manuel Rui Costa- Nirvana
Oliver Bierhoff- Gravità zero (Sıfır Yer Çekimi)
Ruud Gullit- Il sole nero (Siyah Güneş)
Ümit Davala- Solimano I il Magnifico (Muhteşem Süleyman)
Zvonimir Boban- Zorro

21 Nisan 2010 Çarşamba

Maradona Tahran'a !!!

"F Tipi yapılanma Milli Takım'a da sızdı. Bir sabah kalktığımızda çok farklı bir Arjantin milli takımı ile karşılaşabiliriz. Gago'lar Heinze'ler gidecek yerlerine çember sakallı sağ bekler ön liberolar gelecek. Ordu göreve!" La Gazetta Cumuhuriyeto di Bueno Aires...

Balotelli İsyanlarda!

video
Dün gece ŞL yarı finalinde Inter rakibi Barcelona'nın favori olduğu maçta hem de 1-0 geriden gelerek 3-1 gibi bir skorla galibiyet elde etmiş ve final için avantaj sağlamışken gecenin sonunda Balotelli yine olay adam olmayı başardı. 75. dakikada Milito'nun yerine girdikten sonra pek etkili olamayan ve bu kısa süre içinde tribünlerden de tepki alan Balotelli kazanılan maçın ardından önce bir hışımla sırtındaki Inter formasını yere fırlattı ardından da soyunma odasına giderken tribündeki Interli taraftarların hışmına uğradı. Tabi soyunma odasına giderken bir kısmı tribünlere karşı olan el hareketleri de cabası. Her ne kadar yakından ilgilensek de Balotelli olayı özelinde İtalyan futbolu ile empati kurmakta zorluk çekiyorum. Inter takımında ezeli rakip Milan'ın taraftarı olduğunu her fıtsatta söyleyen, Milan'ın ŞL maçlarını stadda takip eden, sırtına Milan forması geçiren bir oyuncu hele ki bu disiplinsiz tavırlarıyla kadroda yer almaya devam ediyorsa oyuncuyu kazanma adına gösterdikleri sabır için Inter başkanı Moratti ve Jose Mourinho'yu tebrik etmek lazım.

19 Nisan 2010 Pazartesi

Efsane Goller Vol.4: Gerd Müller vs Real Madrid

video

1975-76 sezonu Şampiyon Kulüpler Kupası yarı final rövanş maçında Bayern Münih ev sahibi olarak Real Madrid'i konuk ediyor. Bernabeu'daki ilk maçta Real Madrid'in Martinez ile bulduğu erken gole devre bitmeden Gerd Müller ile cevap veren ve beraberliği kurtaran Bayern, mayıs ayında Glasgow'da yapılacak final için önündeki son engel olan Real Madrid'i 2-0 ile geçerek üst üste 3. sezonda da Avrupanın en büyüğü olmak için final maçı biletini kapar. Bayern'in 2-0 kazandığı maçta golleri ilk Real Madrid maçının da golcüsü Gerd Müller atarken adeta "golcü kimdir?", "son vuruş nedir?" sorularına cevap veren bir performans göstermiştir. Müthiş performansının yanı sıra attığı ilk golde sağ tarafından gelen topa soluyla vurduğu müthiş şut ve devamında gelen harika gol ile efsane goller serisinde bu golü ve performansı paylaşmak mecburiyetinde bırakmıştır beni. Keyifle izleyin...

18 Nisan 2010 Pazar

Ders: Türkçe, Konu: Sözcükte Gerçek Anlam....

Kazma:a. 1. Kazmak işi. 2. Toprağı kazıp kaldırma, düzeltme vb. işlerde kullanılan ağaç saplı demir araç... (TDK Büyük Türkçe Sözlük... Link)

17 Nisan 2010 Cumartesi

Küçük Kardeş'in Çelmesi... Espanyol:0 Barcelona:0

Katalunya'da küçük kardeş ağabeyi yine zor duruma düşürdü aynı geçen sezon olduğu gibi. O dönem kötü durumda olan, lümede kalma savaşı veren Espanyol ligde ve Şampiyonlar liginde fırtına gibi esen şehrin güçlü ve yakışıklı ağabeyi Barcelona'yı kalesi olan Nou Camp'ta yenmişti derbi maçta. Bugün Daniel Alves atıldı geçen sezon Keita atılmıştı. O gün De La Pena Camp Nou'yu tek başına yıkmıştı bugün ise deplasmanda oynayan Barcelona'ya Osvaldo, Garcia, Chica ve Verdu sahayı dar ettiler dünyanın en iyi takımına. Geçen sezonki maç ile belki de tek fark o maçta ikinci golün asistini De La Pena'ya yapan Victor Valdes'in bu akşam özellikle ilk devre Barcelona'yı kurtaran adam olması. İki sezondur dünya üzerindeki en büyük zevk Barcelona taraftarı olmaktır lakin Barcelona şehrinde iki yıldır Espanyol tarafında olmak da ayrı bir keyif ve gurur veriyor olmalı.

16 Nisan 2010 Cuma

Inter vs Juventus ya da Inter vs Del Piero...

Bu akşam San Siro'da oynanacak Inter-Juventus "İtalya derbisi" skoru itibariyle Serie A'nın kaderini doğrudan etkileyecek. Olası bir beraberlik ya da Juventus galibiyeti pazar akşamı başkent Roma'da oynanacak Lazio-Roma maçında Roma'nın alacağı olası bir galibiyet ile gayri resmi olarak Roma'yı şampiyon yapacaktır. Tabi ki tam tersi bir durum da oldukça olası! Evinde kaos yaşayan Juventus'u yenecek Inter başkentten Roma'nın puan kaybını bekleyecek ki kötü günler geçiren Lazio kendi sahasında kazanacağı bir Roma derbisi ile sezonun kara lekesini silmek isteyecektir.

video

Bu büyük maçı Serie A zirvesini belirleyecek olmasının yanında bir de Del Piero'nun Inter'e karşı performansını görmek için farklı bir gözle izlemek lazım. Inter son 15 yılda bir Shevchenko'dan bu kadar çekti bir de Del Piero'dan. Inter-Juventus maçlarında Del Piero sahadaysa ya gol atar ya asist yapar tezi sayısız kereler kanıtlandı şimdiye kadar. Merakla bekliyorum.

15 Nisan 2010 Perşembe

Pele Avrupa'ya Niye Gitsin Ki?

Evet belki iş futbolu yorumlamaya gelince Pele ne favori takım tahimininde ne de yetenekli futbolcuyu ayırt etmede çok başarılı değil. Ve kabul etmek gerekir ki bazen saçma sapan açıklamalar yapabiliyor. Ama Pele'nin futbolculuğunu hele ne o dönemler ile ilgili herhangi bir görsel ya da tarihsel bilgisi olmadan sorgulamak da "ağzı olan konuşuyor" kıvamına gelmeye başladı artık (bkz. Ahmet Çakar). Pele'ye sallamanın amentüsü olan bir görüşe ben cevabımı vereyim de tarafımız belli olsun.

"Pele çok büyük futbolcu olsaydı Avrupa'da oynardı!": Buram buram cehalet kokan bir görüş. Tarih biliminde iki kişi, kurum, olay karşılaştırılacağı vakit kıyasın tarafları kendi dönemlerinin şartları göz önünde bulundurularak değerlendirilir. Pele 1957-74 yılları arasında top oynarken özellikle 60'lı yıllar onun kariyerinin en parlak dönemiydi. Futbolun endüstri haline gelmediği o yıllarda Kıtalarası Kupa şimdi taşıdığı "salt ekonomik" değerin aksine saha içi bir değere haizdi. Kıtalararası transferlerin Real Madrid'in başlattığı akımla hızlandığı yıllar olmasına rağmen Dünya Kupalarında sürekli başa oynayan Güney Amerikalı futbolcuların Avrupalı meslektaşlarıyla karşılaşabildikleri kulüp seviyesindeki tek ve "ciddi" organizasyon olan bu kupada 1960-1969 arası kazananların dağılımı şu şekildeydi:

Avrupa:4 Kupa ( Milan, Inter(2), Real Madrid)
Güney Amerika: 6 Kupa (Penarol (2), Santos (2), Estudiantes, Racing Club)

1960'da başlayan iki kıtanın en büyüklerinin mücadelesinde, Pele'nin altın yıllarını yaşadığı ilk 10 yıllık dönemde Pele Santos forması altında 2 defa kupayı kazanma başarısı elde eder. 1962'de Benfica, 1963'de ise Milan geçilip kupa kazanılırken Santos'un dümeninde Pele vardır. 1962'de Benfica ile oynanan final maçlarında tüm Avrupa'ya nasıl bir oyuncuyu izlemekten mahrum kaldığının dersini verir. Çift ayaklı finalin ilk maçında Maracana'da Santos Benfica'yı 3-2 mağlup ederken 2 gol atar Pele. Rövanş maçında Eusebio'nun önderliğindeki Benfica'nın maçı kazanıp finali üçüncü maça taşıma hayallerini tek başına yıkan yine Pele'dir. Estadio da Luz'da oynanan maçı Santos 5-2 kazanırken Pele 3 gol 1 asist ile Eusebio'nun takımını dağıtmıştır. Güney Amerika takımlarının dönemin bu en önemli arenasındaki başarıları ve Pele'nin performansı o dönem Güney Amerika ile Avrupa futbolu arasındaki makasın öyle zannedildiği gibi Avrupa lehine açık olmadığını göstermektedir.

Pele'nin kulüp kariyerini geride bırakıp bu sefer Milli takım kariyerine bakalım. Pele 1958- 1962-1966-1970 yıllarındaki turnuvalar olmak üzere tam 4 kez Dünya Kupası'nda Brezilya Milli takımı formasını giyer. Ki bu 4 turnuvada 3 kez (1958,1962,1970) şampiyonluk yaşayarak bu alanda bir rekora imza tar. Bu turnuvalarda şampiyonluk yaşayan Brezilya Milli takım kadrolarına bakarsak Güney Amerika futbolunun o dönemki seviyesini daha iyi anlamış oluruz. 1958 Dünya Kupasını finalde ev sahibi İsveç'i 5-2 yenen Brezilya'da o finalde sahaya çıkan 11 oyuncunun hiçbiri o dönemde Avrupa kıtasında oynamazken daha sonra ise Vava ve Didi İspanya'ya transfer olmuşlar, Vava 3 yıl Atletico Madrid'de Didi ise bir sezon Real Madrid'de oynadıktan sonra ülkelerine geri döndüler.

1962 Dünya Kupası'nda ise Avrupa'nın o dönemki en formda milli takımlarından Çekoslovakya'yı 3-1 mağlup ederek kupayı kazanan milli takım kadrosunda Pele de yer alırken turnuvanın ikinci maçında da karşılaştıkları Çekoslovakya ile oynanan grup maçında sakatlanması nedeniyle final maçında forma giyememiştir. O finalde boy gösteren 11 Brezilyalı futbolcudan hiç bir tanesi turnuva esnasında Avrupa kıtasında bir kulübün oyuncusu değildir. Vava önceki turnuvadan hemen sonra Atletico Madrid'e transfer olup 3 sezon oynadıktan sonra 1961'de Palmeiras'a transfer olarak Brezilya'ya dönmüştür. Pele'nin sakatlığı sonrası onun yerine kadroya giren Amarildo ise bu turnuvadan 1 sezon sonra İtalya ligine transfer olup sırasıyla Milan, Fiorentina ve Roma'da forma giymiştir.

Pele'nin kazandığı 3. ve son Dünya Kupası olan 1970'deki turnuvada ise dünya futbolunun gördüğü en etkili bir kaç hücum takımından sayılan "1970 Brezilya"sında artık efsaneleşen Pele'nin yanı sıra Jairzinho, Rivelino, Tostao, Carlos Alberto, Gerson gibi yıldızlarda forma giyiyordu. Final maçında 4-1 gibi farklı bir skorla yendikleri İtalya Milli takımı ise dönemin flaş Avrupa kulüpleri Inter ve Milan'dan yıldızlar ile bezenmişti. Mazzola, Facchetti, Riva, Rivera, Rosato ve Bertini gibi Serie A ve Avrupa Kupası şampiyonlukları gören yıldızlar ile dolu İtalya kadrosunu Azteca stadında perişan eden Brezilya Milli takımında o dönemde Avrupa'da forma giyen oyuncu sayısı "0". Sadece Jairzinho bu turnuvadan 4 yıl sonra 1974-75 senesinde Marsilya'da forma giyerken diğer yıldızlar ya Brezilya'da futbol hayatlarına devam ettiler ya da emeklilik yıllarını ABD'de geçirdiler.

Nihayetinde Pele'yi sevmiyor, beğenmiyor, hatta en büyük oyuncular sıralamasına sokmak istemiyor bile olabilirsiniz lakin Pele'nin futbolculuğu ile ilgili ahkam keserken "O kadar iyi futbolcu olsaydı Avrupa'da oynardı" gibi komik bir iddia ortaya koyarsanız vardığınız sonuç da bu iddia gibi ciddiyetten uzak olur.

12 Nisan 2010 Pazartesi

Efsane Goller Vol.3: Karl Heinz Rummenigge vs Torino...

video
1985-86 sezonu Serie A'nın 13. hafta maçında San Siro'da Inter ve Torino karşılaşıyorlar. Bir hafta önce Milano derbisinde Milan'ın o sezonki yeni transferi, 1982 Dünya Kupası'nın yıldızı Paolo Rossi'nin 2 golüne engel olamayarak 2-2'lik beraberliğe razı olan Inter derbide alamadığı 3 puanı Torino karşısında almak istemektedir. Fakat bol gollü bir beraberliğe razı olur. 3-3 biten bu maçta Inter'in 2. golünü atarak skoru 2-2'ye getiren Karl Heinz Rummenigge'nin bu golü 3 senelik Inter kariyerinin en unutulmaz golüdür. Ceza sahası önünden kullanılan ve barajdan dönen serbest vuruşun hemen ardından içeri şişirilen topta kalecinin boşa çıkması ve topun Rummenigge'nin bulunduğu bölgeye gelmesinin hemen ardından Rummenigge zamanlama, denge, zeka ve yetenek ile süslenmiş harika bir voleyle topu Torino ağlarına gönderir. Kötü bir sezon geçiren Inter taraftarı için o sezon hatırlanacak yegane güzelliklerdendir Rummenigge'nin vole golü. O sezon ile ilgili ilginç bir not daha. Derbi maçında Inter'e karşı 2 gol atan Paolo Rossi'nin Milan formasıyla o sezon attığı gol sayısı sadece 2'dir.

Vol.1: Bergkamp
Vol.2: Klaus Fischer

11 Nisan 2010 Pazar

Kimi Karaborsa Kimisi Rant Peşinde...

Belki bütün stad bu iğrenç, linç kültürüne ait öz eleştirisiz tezahürata katılmadı. Hatta sosyete denilen numaralı bir ara şahlanıp dur demeye çalıştı. Ama sahadaki başarısız takımı kantarın topuzunu kaçırıp bu kadar insafsız şekilde protesto eden taraftar topluluğunun aslında bu sene Galatasaray'ın en başarısız halkası olduğu ironi midir? Arda'ya sevgilisine sinema kapattı diyen tribünün geçmişte çakmak, su, koltuk ve küfür eşliğinde eğlenirken (!) sayısız kereler Ali Sami Yen stadını kapaması ironi midir? Peki bu tezahüratın sahadakilerden çok onu dile getirenlere "cuk" diye oturması ironi midir?

"Kimisi kara borsa kimisi rant peşinde... Galatasaraylı ruhu yok hiçbirinde... Söyleyin çok mu şey istedik, tribünün hakkını verin dedik... Biz yeri geldi 14 sene bekledik böyle rezil taraftar görmedik....."

Xavi Hariç Dağ Fare Doğurdu! R.Madrid-Barcelona: 0-2


- İki takım sahaya çıktığında önce Daniel Alves'in sağ açık oynaması ardından da Ronaldo'nun sol forvet mevkisinde oynaması göze battı. İlk yarı Daniel Alves'in vasat altı performansı Guardiola'yı ikinci devre değişikliğe zorladı. Puyol sol beke Maxwell sol ön tarafa geçerken Alves sağ beke Pedro da sağ ön tarafa geçti. Ronaldo ise maçı sol forvet mevkisinde ayağına prangalar vurulmuşcasına etkisiz bitirdi.

-Barcelona geçen seneki maçın aksine ortalama, hatta ortalamanın ( kendi ortalamasının) altında performans gösterdiği bir derbide hiç zorlanmadan kazandı. İlk yarı hiç gözükmeyen Messi'nin attığı gol Real Madrid'i mental olarak bir golden fazla geriye düşürdü. İlk devre Barcelona'yı bu kadar pasifize eden Real Madrid gol pozisyonu bulma konusunda aynı performansı gösteremeyince koca maçı 1,5 pozisyon ile bitirdi. El Clasico'yu Bernabeu'da kazanan Bercelona, Milan'dan sonra Bernabeu'da bu yıl galibiyet elde eden ikinci takım oldu.

- Şimdi gazetelerde, bloglarda, maç muhabbetlerinde belki Messi-Pedro muhabbeti yapılacak yine ama bu maçın açık ara en iyi oyuncusu Xavi'ydi. Atılan 2 goldeki muazzam asistleri ve Messi'nin kaçırdığı- ya da Casillas'ın kurtardığı- iki pozisyondaki paslar üzerine tez yazılabilecek kadar derin, hakkında Discovery Channel'ın belgesel yapabileceği kadar akıl almazdı. Messi sıradışı bir futbolcu kabul ama ben Zidane ve Pirlo gibi tüm oyuna kumandanlık eden oyunculara daha farklı bir gözle bakıyorum. Barcelona'nın kumandanı ne Messi ne Iniesta'dır asıl kumandan Xavi'dir.

- Bir de eleştiri getirmek gerekir El Clasico'ya. Haftalardır beklenilen maçın Xavi Hernandez'in solo performansını bir yana bırakırsak aynı gün oynanan Beşiktaş-Trabzonspor maçından kalite ve tempo olarak üstün bir yanı yoktu. Dağ fare doğurdu demek yanlış olmaz.

8 Nisan 2010 Perşembe

Mithatpaşa'dan Hemen Önce Camp de Les Courts'ta El Clasico...


El Clasico tarihinde oldukça gerilere ta Camp Nou'dan öncesine gidelim ve Camp de Les Corts'ta bundan tam 56 yıl önce oynanan mücadeleye bir bakalım. Barcelona'nın sınırları aşıp uluslararası bir güce ulaşmasında en az Cruyyf-Michels kadar etki sahibi olan bir faktör de Camp Nou stadıdır. 1954'te ki söz konusu El Clasico ise Barcelona'nın Camp Nou'dan önceki stadı olan 60.000 kişilik Camp de Les Courts'da oynanmıştır. Çok değil 1 ay sonra Türk Milli takımıyla Dünya Kupası eleme maçı oynayıp 3 maçın sonunda Türkiye'ye elenerek kupaya gitme şansını kaybedecek olan pek çok İspanya millli takımı oyuncusu sahada Barcelona ve Real Madrid formaları altında mücadele eder bu maçta. Kubala-Manchon-Segarra-Biosca olmak üzere o gün sahada olan 4 futbolcu (3 Barcelona, 1 Real Madrid) 1 ay sonra Mithatpaşa'dan mağlubiyetle ayrılacaklardır.

Maç Künyesi:

21-02-1954 LA LIGA

BARCELONA 5 - REAL MADRID 1

Barcelona: Velasco, Hanke, Biosca, Segarra, Flotats, Bosch, Tejada, Cesar, Kubala, Moreno, Manchón.

Real Madrid: Alonso, Navarro, Oliva, Lesmes II, Muñoz, Becerril, Molowny, Rodriguez, Perez Paya, Di Stefano, Gento.

Goller: Tejada 2, Cesar 1, Moreno 1, Manchón 1- Di Stefano



video

Her dönemde olduğu gibi şampiyonluk yarışında yine birbirleriyle mücadele eden Barcelona ve Real Madrid'in Katalunya'daki bu karşılaşmasında Real Madrid, Di Stefano'nun savunma arkasına yaptığı koşu sonucunda attığı gol ile 1-0 öne geçer. Atılan gol Real Madrid'e coşku Barcelona'ya hüzün getireceğine etki tersine döner ve Camp de Les Corts'ta uyuyan dev uyanır. Tejada (2), Cesar, Moreno ve Manchon'un golleriyle maçın sonunda ezeli rakipleri Real Madrid'e karşı 5-1'lik El Clasico'lar tarihine geçecek bir skor elde eder Barcelonalılar. Ertesi gün Mundo Deportivo'nun manşetinde "Yeni İmparatorlar" yazmaktadır Barcelonalı futbolculara ithafen. Bu tarihi galibiyete rağmen Barcelona sezonu Real Madrid'in 2 puan gerisinde bitirir ve şampiyonluğu başkente kaptırır. Ama Di Stefano'lu Gento'lu kadroya 5 gollü yenilgi tattırılan o gün hala daha Barcelonalılar için unutulmaz maçlar arasında yer alır.

El Clasico 1975: Neeskens-Cruyff vs Del Bosque-Netzer...

El Clasico haftasına girmişken eski tarihli El Clasico'ları yad etmek lazım. 1975-76 sezonundan bir büyük maç var bu sefer blogda. O dönemler 2 puanlık sistemin uygulandığı La Liga'da takipçisi Barcelona'nın 5 puan önünde şampiyonluğa ulaşan Real Madrid için sezonun tek kötü anısı her iki maçta da Barcelona'ya karşı kabeymetleriydi. Madrid'e 2-0 kaybettikleri rakiplerine Nou Camp'ta 2-1 ile boyun eğseler de sene sonunda şampiyonluk kupasını kazanarak üst üste 2. sezonda da şampiyonluğu elde ederler. Bir tarafta Migueli, Neeskens, Cruyyf ve Rexach öte tarafta Camacho, Netzer, Santillana ve Del Bosque. Önce kornerden gelen topa Neeskens'in kafa vuruşu ile Barcelona öne geçer. İkinci devre Real Madrid bu golle Del Bosque'nin içeri indirdiği topta Pirri'nin golüyle cevap verir. Son sözü ise havadan gelen topu ceza sahası dışından sert bir vuruşla kaleye gönderen Rexach söyleyecektir. Real Madrid adına günün en başarılılarından kaleci Miguel Angel'in goldeki hatası ise kaleciliğin her daim en nankör meslek olduğunun delili gibi.

28 Aralık 1975- Nou Camp

Barcelona: Artola, Tome, Marcial, De la Cruz, Migueli, Neeskens, Rexach, Asensi, Cruyff, Sotil, Fortes

Real Madrid: Miguel Angel, Uria, Camacho, Benito, Rubinan, Pirri, Netzer, Del Bosque, Amancio, Santillana, Guerini.


Goller: Neeskens, Rexach-Pirri
video

7 Nisan 2010 Çarşamba

Efsane Goller Vol.2: Klaus Fischer vs İsviçre...

video

16 Kasım 1977. Almanya-İsviçre maçı. Klaus Fischer sağ kanattan Schalke'den takım arkadaşı Abramczik'in arka direğe doğru kestiği topu kimsenin beklemediği bir reaksiyon gösterip röveşata ile İsviçre ağlarına gönderir. Milli formayla 45 maçta attığı 32 gol ile Alman futbol efsaneleri arasına girse de attığı bu gol ile Alman futbol tarihine silinemeyecek bir biçimde adını yazdırır Klaus Fischer.

Vol.1:Bergkamp

Guardiola'nın Makus Talihi...

Şayet tarih tekerrürden ibaret ise ne Xavi ne Iniesta ne de Messi Guardiola'nın kara talihinin önüne geçebilecektir. Xavi'ye Messi'ye Iniesta'ya Puyol'a Pique'ye iyice doy Guardiola. Ne kaderden ne de Barış Özbek-Mustafa Sarp-Mehmet Topal'dan kaçabilirsin. 3-4 yıl sonra "Barcelona ile Avrupa şampiyonu olmuş hoca" sıfatı ile buralara geldiğinde bir tanesi televizyonda giydiğin hırkaya takacak ötekisi seyrelmiş saçlarına sallayacak. Biri " Xavi-Iniesta-Messi kimde olsa şampiyon yapar" derken ötekisi "Barcelona'nın forması zaten içeride dışarıda ilk 2'ye oynar" diyecek. Sana İspanyolca "Hola"dan başkasını bilmeyen Kapalıçarşı İngilizcesi konuşan bir tercüman artı Barış-Mehmet-Mustafa 3'lüsü verilecek. Sonra da "Pep kardeşim hadi bakalım Barcelona'ya ne yaptıysan aynısını bize de yapıver!" denilecek. Ola ki başarırsan "O kadroyla herkes şampiyon olur" denilecek aksi halde derinin rengi açık olduğu için "Guardiola devrim değil hırkalı bir balondur!" denilecek. Ne de olsa Total Futbol yoktur Kara Balon vardır bizim memlekette. Bu dediklerimi biraz düşün ama çok da kafana takma Pep! Ne de olsa kaderden de devrimden de kaçılmaz!

6 Nisan 2010 Salı

"On the first day of Christmas my true love gave to me, an Eric Cantonaaaa..."

video

United taraftarının efsane tezahüratlarından "12 Cantonas" temalı reklam son dönemlerde gördüğüm futbol-taraftar temalı en eğlenceli reklam diyebilirim. 3 United taraftarı ev ev dolaşan Noel şarkıcıları misali Noel akşamı evleri dolaşıp kapılarında şarkılar söylerler. Tabi Noel ilahileri yerine "12 Cantonas" söylemeyi tercih ederler. Üçüncü ve son evde karşılarına City formalı bir ev sahibi çıkar ve karşısında kırmızı forma ve kaşkollü 3 United taraftarını gördüğünde tabiri caizse gözleri dehşete düşmüş şekilde açılır. Ve tezahürat başlar United'lılardan... "On the first day of Christmas my true love gave to me, an Eric Cantonaaaa..."

5 Nisan 2010 Pazartesi

Şampiyonluğu Kaybet Ama Karakterinden Taviz Verme!

- Rijkaard ilk defa bu gece beni büyük hayal kırıklığına uğrattı. Sivas maçını kazanmak adına kendi doğrularını, ilkelerini bir kenara bırakıp savunma yapmak adına oyun şablonunu ve oyun anlayışını 180 derece değiştirmesi benim Rijkaard'dan beklentilerimin tam tersidir. Kısa vadede günü kurtarma adına bu kişiliksiz futbolu oynayacağına kendi bildiği oyunu tam beceremese de oynamaya çalışan bir Galatasaray puan kaybetseydi hatta 3 yeseydi Sivas'tan bu kadar rahatsız etmezdi beni. Arzum geriye kalan haftalarda Galatasaray'ın artık sonuç düşünmeksizin hücumu düşünen, rakip kaleyi düşünen oyun karakterine geri dönmesidir. Çünkü Rijkaard'ın da Skibbe'nin de gözümde belli seviyenin üstü antrenörler olmasının yegane nedeni inandıkları oyundan asla taviz vermemeleriydi.

- Barış'ın kırmızı kartı doğru bir kararken Sivaslı - galiba Keita- oyunucunun dirseği es geçildi. Ekrandan gördüğüm kadarıyla orta hakem pozisyonu göremedi ama yan hakemin müdahil olamaması hakemler açısından gecenin eksilerinden biridir. Hayrettin'in yürekleri ağıza getiren pozisyonunda Keita faul yapmakla birlikte yaptığı faul böyle ters bir duruma mahal vermeyecek nitelikteydi. Bir nevi şanssızlık yaşandı o pozisyonda.

- Sivasspor hem savunma oyuncularının dağınıklığı hem de oynadığı fazla sert oyunla Avrupa arenasında niye hallaç pamuğu misali savrulduğunu tekrar gösterdi. Anderlecht ile deplasmanda oynanan hezimet gecesinde ikili mücadelelerde Türkiye standartları(!) çerçevesinde oynamaya çalışan Sivasspor ilk yarıda kulüp tarihinin sarı kart rekorunu kırıyordu. Bugün Neill kafa toplarında uğradığı futbol dışı müdahalelere, mücadele ve temposuyla ünlü EPL'de bile uğramıyordu.

- Barış'ın attığı golden sonra oyunun gidişi şunu gösteriyordu ki Galatasaray bir gol adaha atıp farkı arttırmazsa maç sıkıntıya girecekti. Sivasspor ilk yarıda verdiği açıkları ikinci yarıda daha kontrollü oynayıp vermeyerek farkın açılmasını engelledi. Gol yemedeikten sonra araya bir gol sıkıştırma planını da Aykut'un hatasıyla gerçekleştirdi.

-Hakan Balta, Mustafa Sarp, Servet oldukça savruk oyunlarıyla yetersiz performans gösterdiler. Hakan bitik, Servet yavaş Sarp ise son haftalarda olduğu gibi durgundu. Topal sahanın en iyilerinden biriydi. Barış Özbek maçın sonundaki saçma hareketi ve aldığı kırmızı kart ile gösterdiği iyi performansı bir çırpıda siliverdi. Aykut ise tam bir çizgi kalecisi olduğunu bir daha gösterdi. Maç içinde 3 tane çok net pozisyon kurtardı fakat çizgiye mahkum oyunu ile stoperlerin geriye çakılmalarına neden oldu. Nitekim orta sahanın da oyundan düşmesiyle seken toplar Sivasspor'da kalmaya başladı. Son dakikada ise geçen hafta Selçuk'un şut çektiği kadar uzak mezafeden gelen topu sola doğru çelmek yerine Mehmet Yıldız'ın önüne çelen Aykut pek de hak edilmeyen 3 puan'ın ipini çekti.

- Lig Galatasaray için resmen olmasa da zihnen bitti bu gece. Bu saatten sonra tek hedef Beşiktaş'ı geçip UEFA kupasına bir üst turdan başlayıp sezona nispeten daha geç başlamak olabilir. Kalan haftalarda hedefsiz kalan büyük takım profili çizmesi muhtemel olan Galatasaray, bu gidişle medyaya bol bol malzeme verecek. Kalan haftalarda Rijkaard'ın gönderilmesi yerine Abdullah Avcı'nın ya da Fatih Terim'in getirilmesi gerektiğini bol bol okuyacağız futbol ulemasından. Aslında haksız da değil bu futbol alimleri. Getir takımın başına Abdullah Avcı'yı getir Lucescu'yu getir Fatih Terim'i sonra ver eline motor ciğerleri pres adamlarını. Uzun toplar ve pres ile bezenmiş müthiş heyecanlı bir futbol ve lig maçlarında alınan 3-6 gollük galibiyetleri gör. Sonra da gelsin Leverkusen 5 atsın Helsingborg 3 atsın Tromso rezil rüsva etsin seni aleme!

- Bu saatten sonra sezon sonu için tek isteğim Kewell ile yeni sözleşme imzalanması ve Rijkaard ile ekibinin var olan sözleşmelerinin sürelerinin uzatılmasıdır. Bu sene bir şampiyonluk kaybetti Galatasaray. Seneye de en çok bir tane daha kaybeder. 14 sezon şampiyonluk göremeyip büyüklüğünden bir şey kaybetmeyen camia bir kaç yıllık şampiyonluk hasretiyle de bir şey kaybetmez. Ama sırf ezberleri bozmak adına gerekirse gelecek sezonda şampiyonluğu kaybetse bile eldeki teknik kadro ile yola devam etmek camianın büyüklüğüne "uzun vadeli plan yapma ve bunu uygulama" erdemini kazandıracaktır. Yoksa ha bir şampiyonluk fazla ha bir tane eksik. 2008 yılında kazanılan şampiyonluk o an kaldırılan ve şimdi müzede duran kupa dışında ne kazandırmıştır kulübe, ya da kaybedilen 2005 şampiyonluğu bir kupadan başka ne götürmüştür. Mevcut teknik ekiple yola devam etmek bu takıma hiç kupa kazandırmasa bile en azından "kupa-başarı" eğrisinin o kadar da önemli olmadığını öğretecektir ki böyle bir geleneğin kazanılması benim adıma şampiyonluk kadar değerlidir.

Berti Vogts vs Franz Beckenbauer... 1973...

1972-73 sezonunda Bayern Münih'in deplasmanda Borussia Monchengladbach ile karşılaştığı maçta Berti Vogts ile Franz Beckenbauer'in karşılaştığı an. İki müdafa ustası bu sefer hücumcular ile değil birbirlerine karşı mücadeleye girmişler. Vogts yaptığı müdahaleyle Beckenbauer'i yere indirirken Franz tüm çabasına rağmen faulden kendisini kurtaramıyor. Vogts ve ev sahibi ekip Puma kramponlar ile sahada yer alırken Beckenbauer ve Bayern Adidas kramponlar ile sahaya çıkmışlar. 17 Mart 1973.

4 Nisan 2010 Pazar

1 Nisan 2010 Perşembe

Yasin-Beckenbauer-Pele...

Türk futbol tarihinin kariyer rotası olarak en ilginç profillerinden biridir Yasin Özdenak. Galatasaray'ın girdiği 14 sezonluk şampiyonluk orucunun başında Brian Birch ile yaşanan 3 yıl üst üste şampiyonluklarda Galatasaray kalesini koruyan Yasin jübilesini yaptıktan sonra o dönem ABD'de futbolun popülerleşmesi adına sansasyonel isimleri yeni kıtaya getiren New York Cosmos'a transfer olur. 1977-79 arasında Cosmos'ta oynadığı dönemde bir kez lig şampiyonluğu yaşayan Yasin Özdenak veteran yıldızlar toğluluğu Cosmos takımında oynarken de Türk medyasının yoğun ilgisini üzerine çeker. O yıllardan Yasin Özdenak'lı iki gazete küpürü. Yasin-Beckenbauer ve Yasin-Pele. Memleketteki meslektaşları balçık sahalarda kasap havasına maruz kalırken o futbol hayatının son demlerini Pele ve Beckenbauer'in takımında kaleyi koruyarak geçirir. Yasin Özdenak ayrıca Galatasaraylı Gökmen Özdenak'ın da kardeşidir. Merak ettiğim New York'a giden Yasin iken niye kovboy şakpasını hep Gökmen takar?