
Mario Alberto Kempes
"Biz futbolun sahte dünyasının içindeyiz. Bu tamamen düzmece bir dünya. Bize basit bir oyun oynamamız için milyonlarca dolar ödeniyor. Ama biz sadece sistemin devam etmesi için kendini satan köleleriz. Ben sadece futbolcu Almeyda değilim. Bir insanım, bir babayım ve bir çiftçiyim. İşte bu benim. Ve futbolun içinde kaldığım her gün gerçek Almeyda’dan uzaklaşıp, kişiliğimi yitiriyorum" Jesus Almeyda
Yıllardan beri ülke futbolunda yorumcular arasında kullanılan en geçerli geyik malzemesi İngiliz futbol kültürüdür. Hemen hemen her sorunda çözüm olarak İngilizlerin yaptıkları gösterilir örnek olarak. Ve bizlere makul gözüktüğü içinde kimse pek karşı çıkmaz bu örneklere. Nelerdir bu örnekler diye sorarsak... Önce yönetim kısmında "Manchester'ın ya da Arsenal'in kulüp başkanlarını tanıyor musunuz" derler. "Bakın İngiltere'de hiç bir kulübün başkanı bizdeki kadar popüler değildir. Sokakta görseniz tanımazsınız" denilir. Bana kalırsa başta yönetim örneği olmak üzere İngiliz futbolundan Türk futboluna örnek gösterilen tüm uygulamalar Türkiye'nin yapısına asla uyamayacağı için yanlıştır. İlk örneğe gelelim tekrardan. Arsenal veya Manchester kulüp başkanlarının tanınmaları ve bizimkilerin çok popüler olmaları oldukça doğal çünkü bu kulüplerde başkan ya kulübün büyük hissedarı oluyor ya da bu hissedarın görevlendirdiği bir nevi CEO. Yani bizdeki gibi bir genel kurul ve üyeleri kapsayan seçimlerle, propaganda yarışları sonrası gelen başkan yok! İngiliz kültürü ile bu toprakların kültürü arasında fark aslında Anglo-Sakson kültürü ile Akdenizli ve Doğulu olan Türk kültürü arasındaki farktan müteşekkildir. Bizim için asla İngiltere örnek olamaz çünkü hem Akdenizliyiz hem Orta Doğulu. Futbolu kazanmaktan daha fazla sevemiyoruz belli ki. Ama kazanmanın o kadar tutkulu bir fanatiğiyiz ki yönetiminden sahada oynanan oyuna kadar her yerde anlık tepkiler, sabır eksikliği ve bir hengame göze çarpıyor. Ama dediğim gibi bu beslendiğimiz kültür havzası ile doğrudan etkili. Evet belki Manchester'ın başkanını yolda görsek tanımayız ama Laporta, Jesus Gil, Moratti, Berlusconi gibi Akdenizli muktedir popüler başkan örnekleri gözümüzün önündeler. Hem de futbolları İngilizler ile her anlamda yarışabilirken. Aynı şey teknik direktör-sabır ilişkisi içinde geçerli. Ne denilir "Bak Arsenal'e hiç bir kupa kazanamıyorlar ama oynadıkları futbol zevk veriyor ki her maçlarını full stada oynuyorlar!". Ya da "Bizde hocalar 2 seneyi zor görüyor bak Ferguson'a adam 20 seneyi devirdi" derler. Ama biraz güneye sıcak kanlı insanların diyarına indiğin vakit görüyorsun ki durum Britanya'dan çok farklı. Çok övülen Ferguson kadar Şampiyonlar Ligi kazanan Ancelotti son sezonlardaki başarısızlığın ardından Milan taraftarının ve camianın baskısıyla Milan'dan ayrılmak zorunda kalıyor. Aynı şey Rijkaard için de geçerli. İşin daha garibi şu an iki ligi de domine eden hocalar Mourinho ve Guardiola'nın 2 sezon şampiyonluk görememeleri halinde yüzde 90 ihtimal ile ya istifa edecekleri ya da kovulacakları gün gibi açık. Çünkü İspanyollar'da İtalyanlar'da tutkularını zirvede yaşayan sabırsız tipik Akdeniz toplumlarıdır. Inter ile 4 sene üst üste Serie A kazan ama Avrupa'da Milan'ın gerisinde kaldın diye her Ş.Ligi maçında taraftarlarınca protesto edilirsin. Takımları gol attığında bile fazla coşup bağırmayan İspanyollar-Katalanlar ise iş hocaları gönderemeye gelince büyük bir coşku ile ellerinde beyaz mendiller ile Camp Nou'yu, Bernabeu'yu inletirler. Zaten ne Akdenizliler İngilizler kadar soğukkanlı ve sabırlı ne de İngilizler Akdenizliler kadar tutkulu ve sabırsız olabilirler. O yüzden artık birbirimize örnek olarak Anfield Road tribünlerini, vefakar Arsenal taraftarını, Alex Ferguson'u ya da Aston Villa'nın başkanını örnek vermeyelim. Çünkü herkes takımı Arsenal gibi oynasın ama kazansın ister bu diyarlarda. Arsenal gibi oynayıp kaybetmektense Inter gibi oynayıp kazanmak daha önemlidir. Kazanma dürtüsünün bu kadar ağır bastığı bir kültürde kaybeden ama güzel oynayan bir Arsenal'i herkes görmek ister, ama rakibi olarak. Biz örnek olarak Ferguson'u değil Lippi'yi, Arsenal başkanını değil Laporta'yı, Manchester'ı değil Barcelona'yı ya da Milan'ı almalıyız. Aksi halde Akdeniz'in havası bizi çarpmaya devam eder!
Günün anlam ve önemini anlatan 40 sene evvele ait bir küpür. Ligin başında 6'da 0 çeken ve küme düşmesi kesin denilen Kasımpaşa İstanbul derbisini de kazanarak çaktırmadan küme düşme potasından çıkıverdi. Arada milyon dolarlar da olsa derbilerin kazananı belli olmuyor. Bunun için İBB'nin son 3 senede Beşiktaş-Fenerbahçe-Galatasaray hattında oynadığı maçlar en güzel veridir. Ne de olsa derbinin favorisi olmaz!
Avrupalılar bunu düşünmüşler miydi bilmiyorum ama sağolsunlar Bayram hediyesi gibi fikstür çekmişler. Bu kadar derbinin üst üste geldiği bir hafta bu oyunu seven herkes için en güzel hafta sonu demektir. Barcelona-Real Madrid maçında taraf tutmadığım için kim atarsa fark etmez ama sayıcı çok gol olsun istiyorum. Everton-Liverpool maçı'nda Everton, Arsenal-Chelsea karşılaşmasında Chelsea geçiyor gönlümüzden. Ege'nin karşı yakasında Atina'da Olympiakos-PAO maçında PAO'nun kazanması bir açıdan beni memnun edecek ama hafta içi İstanbul'a moralli çıkacak bir PAO'yu da pek istemiyorum açıkçası.
Büyük maçlar haftasına giriyoruz bu hafta Avrupa'da. Merseyside,Barcelona ve Londra merkez üsler olacak. Bizde öncelikle Merseyside tarafında geçmişe bir göz atalım. Ocak 1991 Goodison Park. Everton-Liverpool FA Cup 5. Tur maçı. Anfield'da oynanan ilk maç 0-0 berabere biter ve Goodison Park'ta tekrar maçı oynanır. İlk yarıyı daha sonra Everton'a transfer olacak olan Beardsley'in golüyle Liverpool önde kapasa da ikinci yarı derbiler tarihine geçecek bir mücadeleye sahne oluyordu. Önce Graeme Sharp maçı 1-1'e getiriyor ardından 71'de Beardsley tekrar Liverpool'u öne geçirse de 73'te Sharp bir kez daha skoru eşitliyordu. 78'de Britanya'nın en zarif kulesi Ian Rush kırmızılıları 3-2 öne geçirir fakat son dakikada Tony Cottee'nin golüyle maç uzatmalara gider. Uzatmada ilk devrenin sonuna doğru John Barnes'ın hala orta mı şut mu diye tartışılabilecek golüyle skor Liverpool lehine 4-3'e gelir ama Cottee tekrar sahneye çıkarak efsanevi derbiyi 4-4'lük skor ile tesciller. Maçtan iki gün sonra Kenny Daglish görevinden istifa ederken bir hafta sonra oynanan son tekrar maçını Everton 1-0 kazanarak turu geçer. Hafta sonu Benitez istifa eder mi bilinmez ama 4-4 gibi bir skora kimsenin hayır diyeceğini düşünmüyorum.
Şimdi illa ki Beşiktaş için sadece savunma yaparak kazanıyor diye çocukça eleştirilerde bulunacak bir kesim olacaktır. O yüzden öncelikle Beşiktaş'ın 3 maçlık serisine geri dönüp bir bakmak lazım. TS-FB-United'dan oluşan seride Beşiktaş çıktığı maçlara asla favori olarak çıkmadı. FB ve United maçların favorisiyken Trabzon belki favori değil di ama hem maç boyunca oynadığı futbol ile hem de kazanmaya olan ihtiyacı ile daha ağır basan taraf oldu. Yani bir başka deyişle çıktığı 3 zorlu maçta Beşiktaş için öncelikli plan kendisini hücuma zorlayacak galibiyet değildi. Ama bu mevcut kadrosuyla zaten Beşiktaş'ın ihtiyaç duyduğu bir maç öncesi ortam durumuydu. Bir kere şunu söyleyelim. Savunma yapmak ne acizliğin ne de takım kalitesizliğinin göstergesidir. Bir takım gerçekten takım savunması yapabiliyorsa saha içi disiplini yüksek birbirini tamamlayan oyunculara sahiptir demektir. "Savunma yapabilmek" dedim çünkü göze daha hoş gelen hücum formasyonlarına göre eli ayağı düzgün bir şekilde takım savunması yapabilmek daha çok çalışma ve takım uyumu gerektirdiği için sahaya uygulanması çok daha zordur. Bu konuda çok eletirdiğimiz Denizli'ye hakkını vermek lazım. Elindeki savunma silahlarını çok stratejik kullanarak herkese güven veren bir takım savunması oluşturdu. Şimdi asıl merak ettiğim Beşiktaş'ın zorluk seviyesi nispeten daha düşük Anadolu takımlarına karşı favori ve kazanmak zorunda olacağı maçlarda neler yapacağıdır. TS-FB-United serisinde harika sahaya dağılım, buna mukabil alan daraltma ve kademeli müdafa ile rakibin silahlarını etkisizleştiren Beşiktaş üç maçta da kırılma anlarında Ernst-Fink-Tello ile 18 dışından attığı goller ile öne geçti. Bu sefer karşısında müdafasını daha az zorlayan ve kendi sahasında Beşiktaş'ı bekleyen bir ekip ile oynarken savunmasına nazaran çok zayıf olan hücum oyunu ile Beşiktaş'ın nasıl bir anlayışla oyayacağı bize lig'in ikinci yarısının da nasıl geçeceğini gösterecek biraz.


İki maçta Şampiyonlar Lig'inde ve ikisi de İngiltere deplasmanı. İki karenin de çekildiği geceler Beşiktaş taraftarı için unutulmaz anlar olarak zihinlere kazıldı. Üstteki unutulmak istense de unutulamayan altta ki ise unutturulmak istense de unutulmayacak maçlardan kareler. Bu gece hangisi olur? Alttakine benzer bir kare görürsek harika olur. Ama Beşiktaş kaybetse de üstteki gece gibi olmayacaktır sonuç.
Trabzonspor camiası özellikle de bu kulübü yönetenler isimleri değişse de fiiliyatta aynı eylemleri yapan, yanlış hamlelerde birbirini tekrarlayan bir topluluk haline geldi. Ne zamandır diye soracak olursanız en doğru şekilde kendimi bildim bileli diyebilirim. Trabzonspor kulübünün içinde bulunduğu durum ve camiaya hakim olan zihniyet Road Runner'ı yakalamaya çalışan zihniyetin ete kemiğe bürünmüş bir halidir nazarımda. Aynı Coyote gibi Road Runner'ı yakalama adına dışarıdan önemli ve kompleks gibi gözüken ama işin aslı ACME'nin 3 parçalı oldukça basit tuzak düzeneği gibi basit ve kısa vadeli planlarla başarıya ulaşmaya çalışan bir kulüp oldu memleketimin takımı Trabzonspor. Ve tüm bunları tekrar tekrar yaptıkları için her seferinde aynı Coyote gibi hüsrana uğruyorlar. Road Runner misali yanların hızla geçen başarının tozunda ya uçurumun dibine düşüyorlar ya da ellerinde ACME malı bir bomba patlıyor. Hugo Broos'un Trabzonspor ile ilgili gelecek planları neydi bilemem ama kulübün gözünde Broos o basit ve ucuz düzeneklerden biriydi sadece. Aynı şayet gelirse ikinci sezon takımın gireceği ilk mağlubiyetler serisinde Şenol Güneş'in de olacağı gibi! Başarı için Kinder yumurtadan çıkma düzenekleri yegane yol olarak gören bir yönetim hoca değişimi ile Umut ile Gökhan'ın birden Hami-Şota'ya, Kaleci Sylva'nın Şenol'a dönüşebileceğini de düşünebilir. Planları bu denli gerçekçilikten uzak olan toplulukların fikirleri de gerçekçilikten uzak olur.
Ne İnönü'yü kaplayan sis tabakası, ne rezil derecedeki hakem performansı ne de LigTV'nin rezil maç yayıncılığı hakkında fazla yazmayacağım. İbrahim Üzülmez'in içine Ryan Giggs'in kaçtığı bir maç olarak uzun bir süre hafızalarda kalacak, İbrahim Üzülmez 30 yıl sonra torunlarına sadece sağ ayağıyla gol attığı Galatasaray maçını anlatmak zorunda kalmayacak! Televizyon'dan o kadar gördüm aynı İbo ama Cemal Nalga sağolsun aklımıza düşürdü. Ulan Üzülmez diye makyajlayıp Giggs'i mi oynattı Beşiktaş!
2002 yazının başında tüm okul ahalisi toplanmış Fransa-Senegal maçını izlemiştik. Maçtan önce Henry ve Zidane hayranı, o kupada Fransa'yı destekleyeceğini söyleyen çok arkadaş vardı okulda. Lakin maç başladıktan ve Senegal'in mücadelesini ve karşılık olarak Fransızların kendilerine has kibirlerinin sahaya yansıdığını görünce maçı izleyen güruhun tamamında ibre Senegal'e kaymıştı. Papa Bouba Diop - yanlış da hatırlıyor olabilirim- golü atıp Senegal'i 1-0 öne geçirdiğinde okul nedereyse yıkılıyordu. Hocasından hademesine herkes Fransa'nın yediği gol ile kendinden geçmişti. Sonrası malum, Sylva'nın kalesi gol görmesin diye edilen dular ve son dakikalardaki uzun bekleyiş. Eski bir sömürge olan Senegal Fransa'dan bir nevi intikamını almıştı. Spor'a siyaset karışmasın diyoruz ama mümkünse stadlara, tribünlere karışmasın. Yoksa maçlara böyle anlamlar verilmesi doğaldır. Şimdi önümüzde 2010 DK'sı var. Fransızlar İrlandalıların ah'ını alıp gidiyorlar DK'sına. Bu sefer isterim ki Cezayir çıksın Fransa'ya. Hem de Nasri'li Benzema'lı Fransa'ya karşı oynasın Meghni'li ve Ziani'li Cezayir. Hem İrlanda'nın öcünü alsın hem de Fransız sömürgeciliğinin Cezayir toplumuna yaşattıklarının hesabını sorsun. Çok mu şey istiyorum? Hayır, bu Fransa'ya az bile!
90 sene önce Çanakkale'den yeni bir kıtaya çıkmışlardı. Şimdi Ümit Burnu'ndan başka bir kıtaya birlikte çıkacak Anzaklar. Bu sefer süngü ve tüfek ile değil krampon ve futbol topu ile çıkarma yapacaklar. Hem de İngilizlerin menfaati için değil kendi ülkeleri için çarpışacaklar. 10 yıl önce Okyanusya'dan tek takımın Dünya Kupasına gitmesi hayal iken Güney Afrika'ya hem Avustralya hem de Yeni Zelanda gidiyor. Aklıma geldikçe hüzünleniyorum. Anzaklar, İngilizler ve Almanların olduğu yerde biz niye yokuz!
Michael Thomas'ın 1989'da Anfield'da attığı ve şampiyonluğu Arsenal'e kazandırdığı tarihi golün hemen ardından çekilmiş bir fotoğraf karesi. Thomas golü atmış bulutların üzerine çıkmak üzere iken Liverpoollular'ın ise Anfield Road üzerlerine çökmüş adeta. 26 Mayıs 1989'da oynanan maçın önemini ve bu golün dramatikliğini şöyle anlatabiliriz. İki takım arasında oynanacak bu maç aslında daha önceki bir tarih olan 23 Nisan'da oynanacaktı. Lakin bir hafta önce meydana gelen Hillsborough faciası nedeniyle bu maç ligin en son maçı olarak oynandı.| # | Team | P | W | D | L | F | A | GD | Pts |
|---|---|---|---|---|---|---|---|---|---|
| 1 | Liverpool | 37 | 22 | 10 | 5 | 65 | 26 | +39 | 76 |
| 2 | Arsenal | 37 | 21 | 10 | 6 | 71 | 36 | +35 | 73 |
Fotoğraf 2001 yılındaki FA Cup finalinden. Wembley inşaat sahası olduğu için Cardiff'deki Millenium Stadyum'unda oynanmıştı Arsenal-Liverpool finali. Ljunberg'in golüyle öne geçmesine rağmen o dönemler Liverpool'un en öldürücü silahı olan Owen'ın son 10 dakikada attığı iki gol ile Liverpool'a 2-1 kaybetmişti Arsenal. Arsenal ve hocası Wenger'in finallerdeki başarısızlığı hala aynı şekilde yerinde duruyor ama fotoğraftaki müthiş 4'lü yıllara karşı gelemeyip dağıldı. Heskey,Owen,Gerrard ve Fowler'dan şu an yalnızca o dönemin genci şimdinin büyük kaptanı Gerrard kaldı kadroda. Liverpool'lulara en çok acı vereni ise o günün kahramanının artık en büyük rakiplerin oynuyor olmasıdır herhalde.

Yılın maçı ödülü varsa bir numaralı adayımdır bu akşam oynanan Lyon-Marsilya maçı. Bir maçın her anı bu kadar adrenalin barındırmaz normalde. Maçı ilk 15, son 15 ya da 30-60 arası diye bölmek haksızlık olur. Her saniyesi heyecan dolu basketbol maçı tadında bir futbol müsabakası oldu. Taktiksel açıdan ise konuşulacak çok şey var ama konuşmanın bir manası yok 5-5'lik skordan sonra. Hakem 10'da biter deseydi de zaten en çok 20 dakika daha oynanırdı maç! Bizde "derbiler sıkıcı olur bol gol olmaz" diye ahkam keselim İstanbul derbilerine. Rekabet var, gol var ve bunların hepsi var olan kalite ile harmanlanmış. Başlık Mbia'nın maçı bitiren golünün kelimelere dökülmüş halidir.
Hani bir klişe vardır ya kadrolar arasındaki kalite farkı skoru belirledi diye. Bu gecenin özetidir. Maçın 70 dakikasını Beşiktaş ceza sahası etrafında geçiren Trabzonspor'da kimse Ernst'in yaptığını bir şekilde yapamadı. Hakan Arıkan-Ferrari-Ernst üçlüsü takımı Avni Aker'den çıkardı. Avni Aker'den çıkardı diyorum çünkü şimdiye kadar oynanan kupa'daki Fenerbahçe, ligde Galatasaray ve Şampiyonlar Ligi'ndeki hiç bir maçta Beşiktaş bu kadar mahkum oynamadı. Bunda hem Denizli'nin savunmayı tercih etmesi hem de Broos'un orta saha'yı ele geçirmeye yönelik stratejisi etkiliydi. Golüyle maçı koparıp adeta 2 kişilik pres yapsa da Ernst'in öncülük ettiği Beşiktaş orta sahasını geçmekte hiç zorlanmayan bir Trabzonspor vardı. İzleyenler hak verirler bu maç bana geçen sezon iki takım arasında oynanan kupadaki 2-1'lik maçı hatırlattı. Yine oldukça dominant bir Trabzon ve 3 defa gelip 2 gol atan bir Beşiktaş vardı. Denizli'nin kumarları Karadeniz'de tutuyor ama he rakip Umut-Gökhan ikilisinin ayağına bakmıyor. Umut yine iyiydi ama Gökhan Ünal adeta 3. stoper olarak oynadı Beşiktaş tandeminde. Sonuç olarak ilerideki maçlara ışık tutma niteliği olmayan bir maç izledik. Böyle mucize galibiyetler senede bir iki maç alınır. Şayet zorluk düzeyi yüksek maçlarda aynı zihniyet devam ederse takımın kaderi Hakan Arıkan'ın ellerine ve rakip forvetin becerilerine bakacak demektir. Trabzon'a ise diyecek bir şey bulamıyorum. Yılın en iyi maçının ardından gelen protesto oyuncuların emeklerine saygısızlık anlamına geliyor bir yerde. İç çekişmeler ile takım yine eski kaotik oyununa döner iki hafta sonra.