BİY AD

30 Ekim 2009 Cuma

Who ise Next? Merseyside -> Mecidiyeköy...







Mike Marsh, Barry Venison,Dean Saunders, Rigobert Song, Abel Xavier, Harry Kewell, Milan Baros ve Graeme Souness. Hepsinin ortak özelliği futbolcu ya da antrenör olarak Galatasaray'da görev yapmaları değil sadece. İlginç olan ortak noktaları kırmızı formalarını Sami Yen'e gelmeden önce Anfield Road'da da giymiş olmaları. Alex de Souza etkisi ile kurulan Cruzeiro-Fenerbahçe futbolcu hattının bir benzeri de Liverpool-Galatasaray arasında var. Fotoğraflardaki oyuncuların hepsi önce Liverpool'da sonra Galatasaray'da forma giydiler. Tarihte -benim bildiğim kadarıyla- bu örneğin aksi tek adam önce İstanbul sonra Merseyside seferi yapan Brad Friedel. İster istemez soruyor insan kendine. Who is Next?

Ek: Bu yazıdan sonra gelenler ; Emiliano Insua, Albert Riera

Devam eder bu devran :)

29 Ekim 2009 Perşembe

Temenni-ül Thierry Henry


Her defasında futbolu Arsenal'de bırakmak istediğini söylüyor Henry. Ama son yıllarını Boca'da geçirse Boca-River derbisinde golünü atıp Bombonera'yı yıksa! Yapsa, etse...

28 Ekim 2009 Çarşamba

Derbilerin Değişmezi: Vurun Hakeme @1963



Derbilerin ardından hakemin konuşulması meselesi karpuzun içinde çekirdek olması kadar doğal bir durumdur benim nazarımda. Hakem'e kişisel saldırılar yapılmadıktan sonra az ya da çok dünyanın her yerinde ve her dönemde yapılmıştır bu eleştiriler. Ali Aydın, Ahmet Çakar, Cüneyt Çakır ve Cem Papila hep bir tarafın düşmanı diğerinin uşağı olarak sıfatlandırılmış medya ve futbol kamuoyu tarafından. Milliyet Arşiv sayesinde geçmiş yılların gazete küpürleri elimizin altında olunca ufak bir araştırma yapılması farz oldu hakemler konusunda. Türkiye hakemliğinde FIFA kokartı alan ilk dönem hakemleri arasında yer alan Semih Zoroğlu (1964'de FIFA kokart'ı aldı.) o dönemin Galatasaray'lıları açısından "düşman" bellenmiş bir hakemmiş. Bunu ben söylemiyorum 29 Ekim 1963 tarihli Milliyet'in son sayfasında önceki gün oynanan ve 0-0 biten GS-BJK maçının analizini yapan Türk futbolunun ve Galatasaray'ın efsanevi ismi Gündüz Kılıç söylüyor. Yazının başlığı olan "Galatasaray Düşmanlığı" ve maç yazısında Zoroğlu'nun hem o maç hem de daha önceki maçlarda verdiği yanlış kararlar sert bir biçimde eleştirilmiş. Bu maç Gündüz Kılıç'ın da belirttiği gibi Zoroğlu'nun ilk vukuatı değilmiş. Bir kaç gün önce blog'da Metin Oktay'ın 5-0 biten bir derbi maçta GS'yı on kişi bırakan hakeme verdiği tepkiden bahsetmiştik. O olaydaki hakem ile buradaki hakem aynı kişi yani Semih Zoroğlu! Gündüz Kılıç'ın haricinde Milliyet Spor Servisi'de hakeme ateş püskürmüş. Ateş püskürmüş diyorum çünkü -bir Galatasaraylı olarak söylüyorum- o dönem Milliyet GS-BJK maçı sonrası manşetlerini ve gazetenin yorumlarını görünce insan bir an olsun Beşiktaş'ı yabancı bir takım zannediyor. "Galatasaray galibiyete ulaşamadı" ve "İnatla defans yapan Beşiktaş" gibi cümleler çoğu Beşiktaşlının muzdarip olduğu Beşiktaş'ın medyada güçsüz ve zayıf kalması sorunun yegane ispatları gibi duruyor.

Nihayetinde şunu söyleyebiliriz ki aradan yarım asır geçse de değişmeyen iki şey var: Her derbi olaylı geçer ve sorumlusu her zaman hakem olur. Yani kurban değişir katil değişmez!

27 Ekim 2009 Salı

Higuita vs River Plate



Atletico Nacional-River Plate arasındaki Copa Libertadores maçında Higuita'nın attığı frikik golü turnuvanın efsanevi golleri arasına girmişti. Higuita renkliği imajı ve çılgınlık derecesinde aldığı riskler ile Kolombiya'da kaleciliği gençlerin oynamak istediği bir mevki haline getirmiş bir fenomendi. Tabi topla hücuma çıkma, ya da "akrep vuruşu" ile top kurtarma gibi sıra dışı işlerin yanında arada sırada gol de atıyordu Rene. Video'da Rene'nin topa vuruş şekline ve spikerin kaç saniye boyunca gol dediğine dikkatle bakmanızı tavsiye ederim. Latin Amerika'daki spikerlerdeki nefes bizde müezzinlerde bile yok!

26 Ekim 2009 Pazartesi

Rangers Batarken...

Avrupa futbolunu saran finansal kriz özellikle Britanya kulüplerinin başının belası haline geldi. İskoçya'nın iki doğal şampiyonu'ndan birisi olan Glasgow Rangers finans krizini en ağır şekilde yaşayan Ada kulüplerinin başında geliyor. Kulüp hissedarlarından Lloyds Banking Group eski başkan ve kulübün büyük hissedarı Sir David Murray'in hisselerinin acil bir şekilde devri için kulübe baskı yapıyor. Teknik direktör Walter Smith finansal dar boğaza dikkat çekerek kulübün nakit sıkıntısını gidermek için elindeki oyuncuları satabileceğini söylemiş. Ayrıca takımın bu sorunlar yüzünden kimyasının bozulduğunu ve futbolcuların gelecek ile ilgili kaygıları olduğunu söylemiş. Şu an için Murray'in hisselerini almaya en yakın aday Güney Afrika kökenli bir İskoç iş adamı olan Dave King. Hisseler için 30 milyon pound teklif eden King şu an için beklemede. Şayet hisse devri konusunda herhangi bir gelişme yaşanmazsa devre arasında ve sezon sonunda Rangers'ı zararına satış yapan batık bir kulüp olarak görebiliriz. Zaten Celtic'e göre nispeten daha dar olan kadroları daha da çaptan düşerse İskoçya Ligi Celtic etrafında tek kutuplu bir lige dönüşebilir.

Nesta...

Önce Kadıköy'de hem maçı hem Baros'u kaybedip üzerine River'a karşı kazanamamanın ardından Milan'da yenilseydi rezil bir gece yaşamış olacaktım. Nesta'nın golleri sayesinde Milan son bir haftada 3. defa geriden gelerek bir maçı kazandı. Çekirge ne zaman zıplamayı kesecek bilemeyiz ama Milan'ın üst üste 3 maç kazandığı seriler son zamanlarda fazla yaşanmıyor. Keyfini çıkarmak lazım. Chievo'yu da tebrik etmek lazım. Bu kadar yorgun ve yaşlı bir Milan'a kontradan ikinciyi atamamak için gerçekten özel yetenek gerekli.

25 Ekim 2009 Pazar

Taraf...

Jesus Almeyda'nın varlığına rağmen tarafımız Boca'dır.

24 Ekim 2009 Cumartesi

Metin ve Ötesi...

18 Aralık 1960'ta oynanan GS-FB derbisinde Metin Oktay maçın hakemi Semih Zoroğlu'na takım arkadaşı Ergun'un oyundan atılması üzerine verdiği tepki böyle. O tepkiye kadar maçta 2 golü bulunan Metin 2 gol daha atarak derbide attığı 4 gol ile Galatasaray tarihine geçmişti. Fenerbahçe'nin o maçtan 19 sene önce aldığı 6-1'lik skordan sonra gelen bu 5-0'lık maç tarihin en unutulmaz derbileri arasına girmiştir. Halit Kıvanç'ın o maçı anlatan maç yazısının başlığı ile bitirelim post'u. "Metin ve Ötesi"

23 Ekim 2009 Cuma

Alex Ferguson Football Academy...

Sky Sports Magazine'den Alex Ferguson'un tedrisatından geçmiş eski futbolcu yeni teknik adamlar kolajı. Alex Ferguson'un dünya futboluna katkısını farklı bir biçimde ele almışlar. İsimlere tek tek bakınca dudaklar uçukluyor. Alex Mc Leish, Gordon Strachan, Steve Bruce, Roy Keane, Bryan Robson, Mark Hughes, Paul Ince, Darren Ferguson, Henning Berg ve Laurent Blanc listenin ilk akla gelen isimleri. Hepsi az ya da çok Ferguson'un oyun felsefesinden ister istemez bir şeyler kaptılar. Can alıcı soru şudur o zaman? Biz böyle bir çalışma yapsak Ferguson'un yerine kim konulurdu. Aklıma gelen cevap canımı sıkıyor maalesef. Felsefemiz: Ders Vermek!!!

Enstantane- City vs United

Derbiler haftasına derbi enstantanesi koymak gerekirdi tabi ki. Man City-Man Utd maçından bir kare. Tarih 22 Ocak 1949. Yer Man City'nin eski evi Maine Road. Tribünler hınca hınç dolu. Resmi rakamlara göre 66.486 biletli seyirci izlemiş derbiyi. Fotoğrafın sahnelediği pozisyon ise Mitten'in (Utd) şutunun kaleci Swift (City) tarafından kurtarılması ile sonuçlanıyor ve derbi 0-0 bitiyor. United'lı Mitten şimdinin futbolcularının aksine bir dönem sonra kısa bir süreliğine futbol oynamak için Güney Amerika'ya gitmiş. Lakabı "Bogota Haydutu". Uçarken gördüğüm kaleci Swift ise II. Dünya Savaşı yıllarında futbol oynamış dönemin en iyi kalecilerinden biri olarak gösterilmiş. Kariyeri sonrası gazetecelik mesleğini sürdüren Swift yılları yılı ezeli rakibi olan United'ın maçı için gazete tarafından yurt dışı göreve gönderilir. Münih faciasında hayatını kaybeden United'lıların arasındaki belki de tek City'li Swift'tir.

22 Ekim 2009 Perşembe

Class is Permanent: Stojkovic'ten Yılın Golü!

Yugoslavya'nın dağılma sürecinden hemen öncesinin, eski Yugoslavya ekolünün ürettiği son kadife ayaklardandı Dragan Stojkovic. Şampiyonlar Ligi 1984'de 19 yaşındayken Avrupa Şampiyona'sında efsane Yugoslavlar'ın kadrosundaydı. 16 yıl sonra 35 yaşındayken de Euro 2000'de parçalanmış Yugoslavya'nın kadrosundaydı. Dönemin modasına uyarak 30'lu yaşlarını Uzak Doğu'da geçirdi. 7 sene oynadığı Japonya'ya futbolu bıraktıktan yine 7 sene sonra eski takımı Nagoya'yı çalıştırmak için döndü. 2008'de başına geçtiği takımda beklentilerin üzerinde bir performans gösterdi. Takımı Asya Şampiyonlar Lig'nde son 4'e kaldı. Durduk yere Stojkovic'e lafı getirmemizin nedeni ise Stojkovic'in attığı mükemmel gol. Sadece Asya'da değil tüm dünya'da yılın golüne adaydır gözümde. Bir teknik direktör'ün yedek kulübesinden rakip kaleye bu kadar güzel bir gol attığı daha önce görülmüş müdür acaba? Biz hala "Vay be Fatih Terim'de kulübeye gelen topa topukla ne vurdu be!" diyelim. Başka hocalar topu geldiği yere geri gönderiyor. Ne yazdığımı anlayamayan arkadaşlar video'yu izlesinler. Kalite yıllar geçse de baki kalıyor!



Kaynak:1

Maldini-Ronaldo-Cannavaro

Ronaldo'nun efsane olduğu yıllar. Bugünlerde bile sahalarda benzerini göremediğimiz efsane Ronaldo deparını atmış R9. O depara kalkarken sağından Maldini solundan Cannavaro topu çalmak için kaymışlar. O topa ne oldu bilinmez ama Ronaldo'nun oradan sağlam çıkma ihtimali düşük. Bu sahneyi görenler kenardan gelen sedyeyi de görmüşlerdir muhtemelen.

21 Ekim 2009 Çarşamba

Yendik Mİ LAN!



Milan'ın son dönemde ortaya koyduğu oyun doğal olarak pek çok Milan sempatizanını - ben dahil- bu akşam ki maç için umutsuz bir ruh haline büründürdü. Lakin Milan'ın büyük takım kimliği ve tecrübesi ile bir zafer kazanması yere düşen Milan imajının tekrar bir nebze de olsa ayağa kalkması manasına gelecekti. Boşuna dememişiz "Çocuklar İnanın" diye. Milanlı oyuncular belki de pek çok Milan'lıdan fazla inanmışlar galibiyete. Ve en önemlisi büyük takım olduğunu büyük bir maçta hatırlamışlar. Günlerdir fark atacağız, gole boğacağız diyen Madrid medyasına ve bahis oranlarında kendisine Getafe muamelesi çekip 5-6 oran veren bahis şirketlerine de hatırlattılar Milan'ın hala yaşadığını. Son olarak Pirlo'ya: "Büyük topçusun vesselam!"

7 Sene Sonra Nou Camp...

Gecenin süprizini Camp Nou'da "B" plansız (!) Guardiola'nın Barcelona'sını yenen Rubin Kazan yaptı. Ama bu zaferi bir Türk futbolcunun Camp Nou'da attığı gol ile elde etmeleri bu diyarlardaki futbol severler için çok daha manidar. O futbolcu ki Kazım'ların Batuhan'ların Ceyhun'ların yer aldığı kadroya girememişti. İşte o derece büyük bir futbol ülkesiyiz! Her şey bir yana bu golün bana hatırlattığı ilk şey Cihan Haspolatlı ismi oldu. O Cihan Haspolatlı ki bundan sene önce 2002 Kasım'ında Camp Nou'da gol atan son (Avrupa Kupalarında) Türk futbolcusuydu! Ta ki dün geceye kadar! Post'un gidişatına bakınca Gökdeniz'in attığı gol biraz daha değer laybetti gözümde. Ne var yani Cihan Haspolatlı'da gol attı o stadda!

20 Ekim 2009 Salı

Çocuklar İnanın...


Çok büyük bir ihtimalle Bernabeu'dan fark yiyip döneceğiz ama yine de umut olmadan bu oyunun bir zevki kalmıyor. Shevchenko, Rui Costa, Rijkaard,Donadoni,Gullit, Van Basten... Hiç birinin kalibresinde bir oyuncu yok. Takım olarak ise o takımların çok gerisinde bugün ki takım. Tarih tekerrür etsin istiyorum.

19 Ekim 2009 Pazartesi

Hakan Balta...

Ne evlere şenlik defanslar, ne de atılan halı saha golleri. Maç ile akılda kalan yegane karedir benim için bu fotoğraf. Hakan Balta'nın önlenemez dibe vuruşunun resmidir bu kare! Yaptığı ters kademe ile kahraman yapıldığı Beşiktaş derbisinde Serdar Özkan'ı neredeyse asıl kahraman yapacaktı. Bu akşam ise kahraman yapmak için Serkan Balcı'yı şeçmiş. Neredeyse arkaya atılan tüm toplarda çizgi defansı bozdu ve hep bir kaç hamle geç karşılık verdi. Serkan Balcı'ya kafa topu vurdurması da bu durumun yegane kanıtıdır. Haftaya da böyle olursa Gökhan Gönül fırsatı kaçırmaz parçalar Balta'yı. Gerçi Tayfun'un gol attığı maçın nesini konuşabiliriz, anlayın artık maçın ciddiyetini...

18 Ekim 2009 Pazar

Armand Neeskens...

Önce Haldun Üstünel'in twitter mesajında gördüm ardından TFF linkinden gördüm ki Galatasaray alt yapısına Hollandalı bir genç katılmış. 1992 doğumlu. Salihu,Rush, Kingston ve Tözser örneklerindeki gibi yabancı ve yetenekli genç oyuncu örneğine benzeyen bu transferi diğerlerinden ayıran yegane özellik gelişinin yönetsel açıdan farklı mesajlar taşımasıdır benim gözümde. Arkadaşımızın ismi Armand Neeskens. İsminden anlayacağınız üzere Johan Neeskens'in oğludur bu arkadaş. Transfer ise bir şeyi ortaya net koyuyor ki Rijkaard'ı bilmesek de - ki bence o da Johan gibi düşünüyordur- Neeskens'in Galatasaray ile ilgili planları kağıt üstünde uzun soluklu ve kalıcı. Neeskens kısa süreli bir Türkiye tatili için oğlunu buralara getirtir mi? Pek zannetmiyorum.

: Yukarıda Mundo Deportivo'nun 2001 Ağustos'undan Johan Neeskens'in oğlu Armand'ı anlattığı küpür. Oğlunu anlatırken "Çok iyi şutlara sahip ve yüreğiyle oynuyor. Ama gelecek ne getirir bilinmez!" mealinde bir şeyler demiş. Geleceği bu topraklarda güzel olur diye umalım.

17 Ekim 2009 Cumartesi

Geçmiş Zaman: Vieri&Henry


Temur Set To Sign For FM...

Bana İngilizce öğreten oyun olan CM ile ilk karşılaşmamız 99 yılında olmuştu. Bu kadar detaylı ve veri tabanı geniş bir oyun karşısında bağışıklık sistemim çökmüş gençliğin o güzel saatlerini dışarıda gezmelerde tozmalarda değil de Todorov'lar la Temur'lar la geçirmiştim. Türkiye ligi'nin yer almadığı 99-00'de Hakan Şükür ve Hagi'yi Serie A'ya getirmek için ödemek zorunda kaldığım 35 milyon dolar ve oyuna başlandığında Juventus'un penaltıcısının - siz değiştirmezseniz- Van Der Sar oluşu hala hafızamda yer kaplar. Arka plan resimlerinde Juventus-Galatasaray maçından çekilmiş kareler oyunu renklendirirdi. 00-01 ise en efsane oyun olarak kalmıştır aklımda. Türkiye Ligi artık oyundadır. Galatasaray-Fenerbahçe-Beşiktaş ile içeride maç yaptığınızda arka planda Sami Yen-Kadıköyve İnönü'den çekilmiş bir fotoğraf yer alırdı. Benzeri şekilde örneğin Bergkamp'ın profiline bakarken de arka planda onun resmini görebilirdik. Bugün hala pek çok CM hayranı modernize edilmiş 00-01 oyununu oynuyorsa, 00-01'in efsane olması ile ilgili daha çok konuşmamamız lazım. Oyunda en çok keyif veren hadise Galatasaray'ı seçerseniz ilk maçınızın Real Madrid ile Süper Kupa maçı olmasıydı! CM4 ile oyun 2D olarak da oynanmaya başlamıştı. Ama 2D konusunda 03-04'ün üzerine kimse su dökemez gibi geliyor. Altunhan Temur, Anatoli Todorov, Maxim Tsigalko, Gökhan Şenol ve De La Cuesta gibi efsanevi oyuncular ile başarıdan başarıya koşmak işten bile değildi. İstanbulspor ile başladığım kariyer'de Güngören Belediye stadına üst üste 10 şampiyonluk ve 9 ŞL kupası getirmiş ve Güngören'i rekiplere cehennem haline getirmiştim ama tüm bunlar o efsanevi oyuncular sayesindeydi. Bir forvet hattı düşünün ki (Todorov-Temur) frikik dahil her türlü golü atabilsinler ve birlikte oynarken ortalam her sezon ikili olarak 70 golü bulsunlar. İşte bu arkadaşlar ile Lazio'ya 8 Madrid'e 5 tane atabilirsiniz. Ya da Todorov'u alabilmek için İbrahimovic, Gökdeniz'i alabilmek için Zidane artı Figo gibi takas teklifleri alabilirsiniz. Tabi oyunun kötü yanı olarak da bu oyuncuların gerçek hayatta oyun ile zıt bir kariyer geçirmeleri gösterilebilir. Bir Kennedy Bakırcıoğlu'nu bile ancak Ajax'ta izleyebildik! Bu efsanenin ardından Yugoslavya yapımcı ve üretici arasında bölünen oyun CM ve FM olarak ikiye ayrıldı. Bu dönemde seçimimiz rakibine karşı çok daha kaliteli olan FM oldu. Doğrusunu söylemek gerekirse her ne kadar yeni CM'ye tercih etsem de FM bana eski CM'lerin tadını vermiyor. Ya da vermiyordu diyelim. Demosundan aldığım izlenime göre konuşursam FM 2010 şu ana kadarki FM serisinin en güzel oyunu olmuş. Hala daha kalecilerin olağan dışı takımlara transferleri (Aykut-Arsenal) gibi bir kaç sorun olsa da özellikle öğrenciler için çok sakıncalı (!) bir hale gelmiş FM 2010. Türkçe dil seçeneği demo'da gözüktüğü kadarıyla yok ki bana göre olmasına gerek de yok. FM ve CM serilerine İngilizce oynamaya başlayıp da Türkçeleşmiş hallerini görünce orjinali kişiyi oyunun havasına daha çok sokuyor diye düşünüyorum. Bırakalım bir nesil daha İngilizce'yi FM'den öğrensin.

16 Ekim 2009 Cuma

Reçete....

- Milli Takım hocası mümkünse medyamızın istediği gibi "Türkiye'yi ve şartlarını bilen" bir hoca olmasın. Yabancı gelse tanışlardan fazla zarar vermez bundan sonra.

- Yazın başında Cruyff istemiştim Rijkaard gelmişti. Şimdi de totem misali Cruyff isteyelim belki Hiddink gelir. Ama Spalletti'de olsa ilginç bir deneyim yaşarız.

- Maradona'lı her haber veya post'ta "Tanrı" kelimesinin geçmesi durumu artık bitsin. Kelime oyunları orjinal olunca güzel oluyor çünkü.

- Blog mevzusunun hobi işi olduğunu, işin güzel tarafının farklı bir şeyler ortaya koymak olduğunu hatırlamak lazım. Çakma Sporx olmayı kendine yakıştıran varmı bilemiyorum. Yine de internet medyası gibi blog tutmak da kişinin tercihidir. Saygı duyulmalıdır.

- Ayrıca bu hobi işini gereğinden fazla ciddiye alıp, başka blogları haddinden fazla eleştirip "Blog Mühendisliği" yapmaya da gerek yok. İsteyen istediğini yazar sen de eleştirirsin ama "senin bunu yazmaya hakkın yok!" gibi tepkiler despotça geliyor bana.

- Blogger'lara sarı Basın Kart'ı verilsin gibi tekliflerde bulunan basın mensupları ise yaptıkları işin blogger'lığın aksine hobi değil meslek olduğunu bilmeleri ve daha dürüst ve ciddi bir şekilde işlerini yapmalılar. Blog'ların değil ama Basın'ın sorumlulukları vardır.

- Ömer Üründül de insaf sınırları içinde eleştirilsin. Koca adamla blog ortamının verdiği rahatlıkla ile dalga geçip -hatta hakaret edip- daha sonra maç yorumu yazarken adamın dediklerinin aynısını yazmak abes kaçıyor.

15 Ekim 2009 Perşembe

Capello-Obama-Beckham...

"Beckham's award is like Obama winning nobel Prize!" Fabio Capello

Capello'nun İngiltere-Belarus maçında performansıyla "Maçın Adamı" ödülü kazanan Beckham hakkında Obama göndermeli yorumu. Capello bu ödülü Obama'nın ki gibi haksız (!) ve yersiz olduğunu ima etmiş. Beckham'ın iyi oynadığını ama ödül alacak kadar oyunu domine etmediğini söylemiş İtalyan hoca. Futbol ve siyaset mi demiştiniz?

13 Ekim 2009 Salı

Ferguson'un Tugay Aşkı, İngiliz'in Hakan Korkusu ve Celebrity Arif Erdem...

1993'te Şampiyonlar Ligi elemelerinde oynanan Galatasaray-Manchester United maçları çocukluğumda en çok mutlu olduğum ve gurur kelimesinin manasını algılamamı sağlayan maçlardı. İlk maçta Schmeichel'ın bir türk gazeteciye saldırması ve akabinde bizim futbolculardan fırça yemesi rövanşta ise Ferguson'un yeni bebeleri Beckham ve Neville'in yaşadıkları ilk büyük Avrupa travması o eleme turunun unutulmazları arasındadır. Milliyet arşiv sağolsun o günlere ait küpürler artık elimizin altında. 3 tane enfes küpür var maç ile ilgili. Biri Tugay Blackburn'de oynarken ona karşı hayranlığını çokça ifade eden Ferguson'un Tugay'ı ilk övüşü ile ilgili. diğeri Frenk'lerin korkulu rüyası Hakan Şükür. Son olarak "Şımaykıl ve bütün Maykıl'ların" yegane tokatlayıcısı Arif ve yanındaki polisler. Hey gidi günler. O zaman kulaklık- i-pod falan yok tabi herkeslerde bir doğallık var! Bu arada İngiliz medyasında o zaman da aynı Türk imgesi kafalarda var. Ne demek yahu "Türklerin kanlı banyosu" !


12 Ekim 2009 Pazartesi

İlk Post'tan Bugüne Geçti 1 Sene...

Bir yıl önce Andy Selva post'u blog'un ilk post'u olarak San Marino'lu halk kahramanına selamlarımızı gönderiyordu. Bu yıl içerisinde Kaka-Ronaldo transferleri, Beşiktaş'ın şampiyonluğu, Barcelona'nın oynadığı futbol ve Rijkaard'ın (Fotodakilerde Frank'in B planı!) Türkiye'ye gelişi gibi pek çok tarihi olay yaşadık. İlk günlerdeki 4-5 görüntülenmeden şimdilerde günde 300-350 arası görüntülenmeye ulaşan, blogu takip eden pek çok arkadaşın yorumlarıyla renk kattığı blog 733 post ve 100.000'in üzerinde görüntülenme sayısına ulaştı. Blog'a kıyısından köşesinden uğrayan, olumlu-olumsuz yorum yapan tüm arkadaşlara teşekkür ederim.

Adidas Farkı: Yunanistan Forması...

Yunan Milli Takım formasında kullanılan mavi'nin tonunu ve iki farklı ton kullanılarak oluşturulan çubuklu milli takım formasını görünce Adidas'a saygı duyarken Nike'ın bizim için hazırladığı tişört bozması formaları tekrardan kınıyorum.

11 Ekim 2009 Pazar

"Artık Küçük Takım Yok "Geyiği Ne Zaman Çıkmış!

Avrupa'nın neresinde olursak olalım teknik direktörlerin, futbolcuların ve yorumcuların ağzından Avrupa kupası'ndaki nispeten zayıf rakipler yorumlanırken her daim duyduğumuz bir cümle vardır. "Avrupa'da artık büyük-küçük takım ayrımı kalmadı. Mücadele etmeden kazanmak imkansız!" Aslında çok doğru bir cümle olmakla birlikte başa getirilen "artık" kelimesi cümleye "Eskiden küçük takım diye bir şey vardı. Koşmadan, mücadele etmeden yenebiliyorduk ama artık(!) yok!" manası getiriyor. İşin garibi ben bu cümleyi neredeyse 20 senedir duyuyorum. Meğerse cümlede verilen mananın aksine küçük takım olgusu hiç olmamış futbolda. Ya da olduysa da çok eski dönemlerde varmış bu küçük(!) takımlar. Dün Paisley ile ilgili post'ta kaynak olarak kullandığım Milliyet arşiv'in aynı tarihli sayısında BBC radyosunun maç ile ilgili yorumları dikkatimi çekti. Sene 1976. Yani tam 33 sene öncesi. Avrupa kupaları oynanamya başlayalı daha ancak 20 yıla yakın bir zaman olmuş. Ama BBC'nin Trabzonspor-Liverpool maçı ile ilgili yorumu "Artık Avrupa Kupaları'nda büyük-küçük diye takım yok!" Daha erken tarihli bir kaynak görene kadar diyebiliriz ki futbolun bu yegane geyiğinin babası BBC radyosudur.

10 Ekim 2009 Cumartesi

2002 vs 2009: Gerçek Potansiyelimiz Ne Düzeyde?

Dünya Kupası'na gidememizin baş sorumlusu elbette Terim'dir. Oyuncu seçimlerinde adaleti sağlayamaması, kimi oyuncuyu her halde kadroya alıp kimisini ağzı ile kuş tutsa hatırlamayışı başlıca yanlışları. Sürekli yaydığı sinir dalgalarından ise bahsetmeye gerek yok. Lakin bu başarısızlık belki de Milli Takım'ımızın gerçek potansiyelini görmemiz açısından hayırlı oldu. Euro 2008'deki mucizevi 3.'lük pek çoğumuzun aklına "aslında çok kaliteli bir kadromuz var! Üst düzey takımlardan kadro olarak eksiğimiz yok!" gibilerinden biraz uçuk fikirler soktu. Bir önceki büyük başarı olan 2002'deki DK 3.'lüğünde her ne kadar fikstür avantajına sahip olsa da Milli Takım'ın Kosta Rika maçı dışında tüm maçlarda üst düzey bir futbol oynadığını her aklı başında futbol izleyicisi hatırlayacaktır. Euro 2008'de ise daha çok mücadele gücünün üst seviyelere çıkması ile efsanevi galibiyetler alındı. Ama kaybedilen Almanya maçı dışında oyun olarak hiç bir maçta rakibine oyununu kabul ettirebilen, topu ayağında tutabilen bir Milli takım sahada yoktu.

Saha içi organizasyon sorunlarında yine o zaman da kadro seçimlerinde şov yapan (!) Terim'in payı yadsınamaz ama kabul etmek gerekir ki 2000 ve 2002 kadrolarına göre şu an çok daha sıradan bir oyuncu havuzumuz var! Şöyle bir karşılaştırmasını yapalım 2009 ve 2002 kadrolarının;

Kale belki de 2009 kadrosunun 2002'ye en yakın olduğu mevki. Volkan'ın bu sezon gösterdiği performans ile bir seviye daha üste çıkmış gibi gözüküyor. Ama 2002 kadrosundaki Rüştü Reçber'in gösterdiği performans belki de son dönem turnuvalarında çok az kalecinin gösterdiği kadar göz alıcıydı. Şenol Güneş'ten sokaktaki yurdum insanına herkes takımda en başta Rüştü'ye güveniyordu. 2002 Brezilya'sını Rüştü kadar durdurabilmiş bir kaleci daha yoktur herhalde.


Defans hattına geldiğimizde ilk gözümüze çarpan defans oyuncularının birbirlerini ezbere bilecek kadar fazla beraber oynamış olması. Bu aslında tüm kadro için geçerliydi. Rüştü-Alpay-Yıldıray ve İlhan dışındaki tüm takım Galatasaray'da 4-5 sezon birlikte oynamıştı. Bu alışkanlık defans yapılanmasında 2002 takımını öne geçiren faktörlerin başında geliyor. Bireysel olarak baktığımızda ise Bülent-Alpay orta ikilisine o dönem daha genç olan Emre Aşık ve Ümit Özat ikilisi alternatif oluyordu. Şu an ki stoper kaynaklarımıza baktığımızda Servet dışında 2002 stoperleri arasına girebilecek bir isim yok! Kaldı ki Servet'de dönemin Alpay-Bülent ikilisini bozabilir mi? O konuda biraz şüpheliyim! Beklere bakınca sağ bek bölgesinde Gökhan ve Sabri belki yetenek olarak Fatih ve Ümit Davala'yı zorlasalarda uluslararası tecrübe konusunda çok gerideler. Defanstaki problemleri ile Gökhan'ın gerisinde kalan Fatih Akyel hücum konusunda ise en az Gökhan kadar etkiliydi o dönemler. Ümit Davala ise tam anlamıyla bir jokerdi. İster sağ bek ister sağ açık olarak kullanılabilen. Oyun zekası ve top tekniği ortalamanın üstünde, uzaktan şutlar, penaltılar ve duran toplarda kafa vuruşlarıyla her an skora katkı sağlayabilen bir adam. Pres gücü ise üst düzeydeydi. Sol bek mevkisinde ise 2009 kadrosu Hakan Balta-İbrahim Üzülmez ikilisine kalmış durumda. 2002 kadrosunda ise o döneme göre vasat ama şimdinin kadrosunda banko oynayabilecek bir hücum bek Hakan Ünsal, yine Ümit Davala gibi hem bek hem açık oynayabilen Ergün Penbe ve eski günlerini aratsa da iyi bir yedek olarak bu ilkenin gördüğü en iyi sol kanat oyuncularından Abdullah Ercan! Defans oyuncularının karşılaştırmalarından sonra 2002'in açık ara önde olduğunu görüyoruz.


Orta Saha'ya gelince yine uzun yıllar birlikte oynamanın getirdiği alışkanlık ve organizasyon göze çarpıyordu 2002 takımında. Hamit-Arda-Emre(Ayhan)-Aurelio(Topal)-Kazım-Nuri. Saydığımız oyuncular 2009 kadrosunun orta sahasında görev alan oyuncular. Arda Turan ve Hamit Altıntop'u bir kenara bırakırsak 2002 kadrosunda yer bulamaları çok zor. Hatta pres gücünün zayıflığı nedeniyle tüm yeteneklerine rağmen Arda'nın işinin zor olduğunu söyleyebiliriz. Hamit Altıntop ise Muzzy İzzet'in yerine kolaylıkla seçilebilirdi! Bir de 2002 kadrosuna bakalım. Hasan Şaş-Yıldıray-Ümit-Ergün-Okan-Tugay-Emre (2002'deki Emre ile şimdiki arasında tercih: Tabi ki 2002). Şimdilerde moda olan defansif orta sahanın hammalığı (Aurelio) ve önündekilerin salt hücum etmeleri (Tuncay-Arda) fikrinin aksine 2002 kadrosu çok daha dengeliydi. Hem pres yapıp hem de hücumda topu ortalamanın üzerinde kullanabilen Hasan Şaş-Ümit-Okan-Emre gibi dinamik oyuncuların arkasında Tugay gibi geriden oyun kurma anlamında bir virtüöz önlerinde ise ŞL finalisti Leverkusen'in yıldızlarından Yıldıray Baştürk. Şu an pres gücünden dolayı eksikliği hissedilen Aurelio 2002 kadrosunda yer bulamazdı. Çünkü en az Aurelio kadar pres yapabilen Emre-Ümit-Okan artı olarak her an skora etki edebilecek oyunculardı. (Avusturya Play-Off maçları, Kosta Rika ve Çin maçlarını hatırlayalım) Yıldıray ise milli takımın ileride topu saklama konusundaki en büyük silahıydı. 2002 Dünya kupasının en çok faule maruz kalan futbolcusu olması da topları kaptırmadan saklaması konusunda önemli bir veridir. Hasan Şaş ise orta saha oynamasına rağmen genelde Hakan Şükür'ü tamamlayan ikinci forvet gibi oynadı turnuvada.

Arda için Euro 2008'de süper oynadı diyenler - ki Arda gerçekten çok iyi bir turnuva geçirdi- Hasan Şaş için iyi kelimesinin yetersiz kalacağını iyi bilirler. Yıllar sonra bile 2002 denilince Ronaldinho ve Ronaldo'dan sonra akla gelecek ilk isimdir Hasan Şaş. Arshavin'in bu yaz yaptığının bir benzerini yapmıştır 2002 yaz'ında. Sonuç olarak şimdilerde moda olan tabir ile 2002 kadrosundaki oyuncular hem savunma hem hücumu aynı düzeyde yapabilen çok yönlü bir oyuncu topluluğuydu. 2009 kadrosu ise ya çok iyi hücumcular ya da iyi savunmacılardan oluşan tek yönlü oyunculardan kurulu- Hamit ve nispeten Emre bir yana- bir oyuncular topluluğu.

Forvet ise tartışmasız 2002 kadrosunun üstünlüğünde. Her ne kadar kötü bir turnuva geçirdiyse de ülkenin yetiştirdiği en büyük golcü Hakan Şükür forvetteki ilk isim. Tonlarca gol kaçırmasına rağmen 2002'deki Hakan performansı 2008'deki Nihat performansında öndedir bana göre -Çek Cumhuriyeti'ne attığı efsane gollere rağmen-. Grup elemelerinde Hakan Şükür'ün attığı goller Milli Takımın Kore'deki turnuvaya gitmesinde büyük rol oynamıştı. Ayrıca Hakan'ı Hakan yapan ileride pres yapma özelliğini de bir kez daha vurgulamak lazım. En büyük özelliği ise en kötü durumunda bile sadece ismiyle rakip takıma karşı psikolojik üstünlük kazandırmasıydı. Hyppia, Hakan'ı marke ettiği 4-2'lik maçta (Hakan 2 gol atmıştır) ayaklarının titrediğini söylemişti bir röportajında. Keza Yanal'ın Hakan'a ilk kez kesik attığı Danimarka maçından önce olayı haber alan Danimarka'lı oyuncuların tesislerde sevinçten alem yapması gibi örnekleri çoğaltabiliriz.

Hakan'ın yanındaki iki isim ise Arif Erdem ve İlhan Mansız'dı. İki oyuncu da rakip savunmaları pres ile yıldıran oyunculardı. İlhan'ın adam geçme ve vuruş tekniği üst düzeyde idi. Arif ise Hakan Şükür'ün kullanma kılavuzunu bilen Şükür'ün yegane tamamlayıcısıydı. Ayrıca iki oyuncu o sene gol krallığını paylaşmışlardı ve oldukça formadalardı. 2009 kadrosunda ise Terim yüzünden kesik yiyen Tekke belkide bitiricilik olarak en yetenekli yerli forvet. Nihat asla Milli Takım'da uzun dönemli dominant bir performans gösteremiş bir oyuncu. En iyi yıllarında bile Milli Takım'da bir Hakan veya Oktay kadar skorda etkili olamadı. Şu anki durumu ise ortada. Semih aralarında en formda olanı. Top saklama yeteneği ve oyun zekası ile şu an diğer tüm forvetlerden bir adım daha önde ama 2002 kadrosunda Hakan-İlhan-Arif 3'lüsünü bozabilecek bir düzeyde değil. Tabi bunda yıllardır hem kulüpte hem Milli takımda ikinci plan olarak düşünülmesinin de büyük payı var.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz. Ne karalar bağlayacak kadar kötü bir Milli takımımız var ne de başarısızlığına şaşılacak kadar kaliteli bir Milli takımımız var. Aslında hem kulüp seviyesinde hem Milli takımlarda takımlarımızın gerçek seviyesini bilsek o zaman istenilen başarılar daha kolay gelecektir. Yoksa "Lokum gibi kuralardan" sonra daha çok hayal kırıklığı yaşarız.

"Paisley Go Home!"...

Liverpool'un efsanevi teknik direktörü Bob Paisley'nin 20 Ekim 1976'da Avni Aker'de Trabzonspor'a karşı 1-0 kaybettiği maç sonrası yaptığı açıklamalar. Bir yandan maç öncesi buraya kendi gelmeyip yardımcısını göndermeyi düşündüğünü söyleyecek kadar kibirli öte yandan favori olarak çıkıp farklı bir yenilgiden kıl payı kurtulduğu maçtan sonra "Deplasmandaki 1-0'lık sonuç alınabilecek en iyi skor" diyebilecek kadar sivri dilli. Ama nihayetinde o bir futbol efsanesi! Kim bilir paralel bir evrende bu diyarlarda hoca olsaydı şöyle bir yorumla çok karşılacaktı; "Go Home Paisley! Korkak Paisley! Şehir kırosu Paisley!" Allah paralel evrenlere düşürmesin!

Bir Not: Ts-Liverpool maçı ile aynı gün oynanan Anderlecht-Galatasaray maçı 5-1'lik Anderlecht galibiyetiyle sona ermiş. Galatasaray'ın golünü Gökmen Özdenak atarken onu maç boyunca marke eden stoper ise Hugo Broos'muş!

9 Ekim 2009 Cuma

Suat-Hakan ve Florya'dan Dönen Honduras'lılar...

2 Haziran 1992. Florya Metin Oktay tesislerinde Futbol şube sorumlusu Adnan Polat takıma iki genç futbolcuyu katarken kulüp tarihinin ve ülke tarihinin en efsanevi kadrolarından birinin temellerini attığının farkında mıydı acaba? Gazetenin deyimiyle genç futbolcular Bursa'lı Hakan ve Konya'lı Suat Galatasaray'ın ilk transferleri olmuşlar 1992-93 sezonunda. O sıralarda İorfa kendine takım ararken Kosecki ise kulüp ve Polat ile papaz olmuş. Adnan Polat "Kosa varsa ben yokum!" derken Kosecki Fener'e haber uçurmuş. Tüm bunlar yaşanırken sağ köşedeki fotoğrafta bulunan ve denenmek için gelip imza atmayı uman Honduraslı futbolcular ise bekledikleri ile kalmışlar. Fena da olmazdı hani Honduraslı futbolcu. En kötü insanlar futbol meraklarından dolayı yeni bir ülke öğrenmiş olurlardı.

:Bu Honduraslıların akıbetini bilenler insanlık namı'na blog'a ulaşsınlar!

8 Ekim 2009 Perşembe

Baggio-Taffarel...

Fotoğraftakilerin ikisini de özlüyorum. Taffarel'in asaleti Baggio'nun zarafeti.